Yalnızca Türkiye tarafından tanınan ve toprakları diğer tüm devletler tarafından Kıbrıs Cumhuriyeti’nin bir parçası olarak kabul edilen, üzerinden tartışmaların tarihin hiçbir döneminde bitmediği Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti tarihinden en kanlı bir dönemi konu alan “Belki” ile kasım ayı konuğumuz Sema Soykan’dı.
Köy enstitülerinin kapanmasını konu alan “Keşke” kitabından sonra Kıbrıs incelemelerini “Belki” romanında cisimleştiren Soykan’la, Kitap Kulübümüzden Çiğdem Taştepe arkadaşımız söyleşi gerçekleştirdi. Bistromuzun birinci yılını henüz doldurduğu günlere denk gelen söyleşide, öncelikle yazarlık macerasına nasıl başladığını, kitaba nasıl hazırlandığını, kitabın ismine nasıl karar verdiğini şöyle anlatacaktı Soykan:
Henüz 13 yaşımda yazmaya başladım.
Yazıyla kurduğum ilişki, henüz 13 yaşımda arkadaşımla yaşadığım bir olayı yazarak anlatmamla başladı. Sonra iş hayatına atılınca yazma maceram sönümlenmişti. Bundan 15 yıl önce geçirdiğim bir sağlık sorunu neticesinde iş hayatıma son verince, babamın telkinleriyle yıllar sonra tekrar yazmaya karar verdim. Hani tabir caizse coğrafya nasıl ki kaderse, içine doğduğunuz aile de bir o kadar kader oluyor.
Tarihte yaşanmış acıları duyurmak istedim.
Yazmaya başladığımda önceliğim bir tarih kitabı yazmaktı fakat ilk kitap için bunun zor olduğu düşüncesindeydim ve Mardin’den İstanbul’a göç eden bir ailenin o yolculuğunu anlattım. Adsız Roman ismini verdiğim ilk kitabım böyle çıktı. Köyleri Ruslar tarafından yakılıp yıkılan, dağlardan kıyıya inen; haftalarca teknelere binmeyi beklerken sahilde açlıkla, hastalıkla mücadele eden Çerkes bir aile üzerinden Çerkeslerin sürgün hikâyesinin sadece sürgünden ibaret olmadığını ve zengin madenlere konma çabası entrikalara dikkat çekmeye çalıştım.
Keşke ile Belki birbirlerine yakın romanlar.
1940 ile 1980 yılları arası Anavatan Türkiye’nin siyasi tarihini Köy Enstitüleri üzerinden anlattığım romanın Keşke ile yavru vatan Kıbrıs üzerine oyunları anlatmak istedim. Keşke’yi yazarken Kıbrıs’la ilgili biriktirdiğim çok şey vardı fakat bu bilgileri Keşke’ye koyamazdım.
Atatürk’ün işareti benim Belki için çıkış cümlem oldu.
“Efendiler, bu adaya dikkat ediniz. İkmal yolları nedeniyle bizim için çok önemlidir.” Atatürk’ün işaret ettiği iki bölgeden biri Hatay, diğeri de Kıbrıs Adası’dır ki bu bölgeler üzerine oyunlar hiç bitmemiştir. Üç dinin de kendince kutsal saydığı bu iki bölge üzerine İngiliz ve Fransızların gözleri hep buralarda olmuştur. Bu bölgeler vazgeçilemeyecek denli stratejik öneme sahipti. Kıbrıs’ı çok seviyorum ve sıklıkla da gidiyorum. Ancak oranın yasadışı bahis işleri gibi kötülükleriyle anılmasına da gönlüm razı gelmiyordu.
Kıbrıs Türkleri, anavatandan gelen Türkleri sevmez.
Yıllardır duyarım bu sözü ve bu söz beni çok rahatsız eder. Kıbrıs’a ilk gittiğimden bu yana yaptığım görüşmelerde, tanıklıklarımda bu sözün yarattığı rahatsızlık karşısında güzelliklerden, zenginliklerden söz ettim. Belki’yi yazma sürecinde yaptığım araştırmalarda, öteki taraftan görüştüğüm insanlarla ve onların sosyal medya paylaşımlarında neler döndüğünü gördükçe, bizim ne kadar küçük şeylerle oyalandığımızı gördüm ve romanda gerçekleri anlatmaya çalıştım.
Tarihi sevmeyen bir toplum olarak yetiştik.
12 Eylül faşist darbesi gibi siyasal nedenlerle oluşan kaygı neticesinde “tarafını belli etme”, “siyasete karışma” telkinleriyle büyütülmüş bir kuşak olduğumuzdan, ne yazık ki tarihe de mesafeli durmaktayız. Ben eğer bir belgesel yapsaydım işim çok kolay olurdu. Fakat ben, tarihi bir roman yazmak; yaşanan acıları, dökülen gözyaşlarını anlatarak romana katmak istedim. Bu anlamda gerek gerçekler gerekse de karakterlerin oluşması sırasında çok zorlandım. İçim burkularak yazdım.
Sıkıcı olmadan tarih nasıl anlatılır?
Sıkıcı olmadan tarih kitabı yazamazsınız. Bunu başarmak çok zordur. Çok konu var ve bunları işlemek, bunlara göre karakter seçmek de tabii ki zorlandığım bir süreç oldu. Mesela İngiltere’nin rolünü anlatmak için bir İngiliz karakter yaratmak gibi bir şeyden söz ediyorum. Zira İngilizlerin de 50’li, 60’lı yıllarda, hatta 70’lerde Türkiye’de nelerin olup bittiğini bilmelerinin imkânı yok. Romanda da işte İngiltere söz konusuysa Sarah karakteri giriyor devreye, Türkiye’de neler oluyor dendiğinde Yiğit karakteri giriyor devreye. Roman ilerledikçe giren diğer karakterler Osman Nuri, Ahmet gibi her biri bir dönemi anlatıyor. Kitabın okunması için içine aşk gibi, entrika gibi durumların da dâhil olması gerekiyor. Bunları sırıtmadan işlemek pek kolay değil.
Romanda anlattığım bir olay benim başıma geldi.
Kitap kalın olmasın diye birçok olayı ve yaşananları kitaptan tekrar çıkarmak durumunda kaldık. Çünkü bu sosyal medya çağında okurların kalın kitaplara yönelmeyeceği, mümkünse az olaylı, az katmanlı olması gerektiği yayınevi tarafından çokça dillendirildiği için yaptık bunu. Hatta insanların arasında dolaşırken kitapta da anlattığım, ellere sarılan ve yüzük arayan kız benim elime de sarınıverdi. Ben olayın şaşkınlığını üzerimden atmaya çalışırken rehberimiz kızın yaşadığı acı hikâyeyi anlattı.
Söyleşinin bu son bölümünde moderatörümüz Çiğdem, etkinliğe katılan dostlara dönüp soruları veya eklenecek bir şey olup olmadığını sorduğunda, dostlarımızdan gelen istek karşısında Soykan, yazmakta olduğu romanının konusunu anlatarak bizlere müjdesini de veriyordu.
Yaşanan onca acı ve vahim meseleye rağmen yine de neşeyle bir etkinliğin daha sonuna gelmiştik. Onca entrika ve kirli hesaplaşmaya sahne olan yavru vatanın hikâyesini bütün dünyaya anlatmak için kendisini elçi olarak addeden sevgili Sema Soykan’a, bütün emekleri ve güzel sunumuyla etkinliğin gerçekleşmesinde rol üstlenen arkadaşımız Çiğdem Taştepe’ye ve tabii ki katılımcı arkadaşlara teşekkür ederiz.