Murat Gülsoy 

Büyübozumu: Yaratıcı Yazarlık 25 Aralık 2025

Kitap kulübümüz 2025 yılının son günlerinde on sekizinci okuma kitabı olarak belirlediğimiz Büyü Bozumu: Yaratıcı Yazarlık adlı kitabı konuşmak üzere yine Bistro’da bir araya geldi. Daha önce hep yüz yüze gerçekleşen yazar buluşmamız nu sefer internet tabanlı olarak gerçekleştirildiğinden söyleşiyi iki bölüme ayırdık. Birinci bölümde okuma sürecine, ikinci bölümde ise yazarken nelere dikkat edilmesi gerektiğine odaklandık.

Hazırlık sürecinde heyecanımıza küçük bir tedirginlik de eşlik ediyordu. İlk kez Zoom üzerinden bir söyleşi yapacaktık ve yaşanabilecek en ufak bir teknik aksaklık tüm akışı etkileyebilirdi. Bu nedenle katılımcıları önceden bilgilendirdik; isteyen bulunduğu yerden, isteyen Antik Sahaf Bistro’ya gelerek söyleşiye katılabilecekti. Olası sorunları en aza indirgemek için saatler öncesinden hazırlıklara başladık, provalar yaptık. Bu aşamada bizden desteğini esirgemeyen Özden Korulu hocamıza teşekkür ederiz.                                            



Söyleşi saati yaklaştığında Bistro’da bulunan katılımcılarla birlikte toplantının yapılacağı alt kata indik. Dijital bir buluşmaya hazırlanıyor olmak, bu toplantıyı diğerlerinden ayıran önemli bir ayrıntıydı. Tüm hazırlıklar tamamlandıktan sonra Murat Gülsoy da yayına bağlandı. Kısa bir selamlaşmanın ardından, Remzi Korhan’ın kolaylaştırıcılığında ilk sorumuzu yönelttik.

Söyleşinin ilk dakikalarında, tüm hazırlıklara rağmen küçük teknik aksaklıklar yaşandı; ancak bunlar kısa sürede aşıldı. İlerleyen dakikalarda söyleşinin ritmi oturdukça hem biz hem de konuğumuz açısından daha rahat bir akış yakalandı. Murat Gülsoy’un söyleşiden keyif aldığı, verdiği yanıtların açıklığından ve sorularla kurduğu ilişkiden açıkça hissediliyordu. Bu noktadan sonra, başlangıçtaki tedirginlik yerini heyecanlı ortak bir sohbete bıraktı.

Okuma, yazma, hikâye oluşturma, klasikler ve edebî merak etrafında şekillenen bu söyleşide öne çıkan bazı düşünceleri aşağıda başlıklar hâlinde derledik.


“ETKİLEYEBİLMEK İÇİN ETKİLENEBİLMEK LAZIM”



Okumaktan keyif aldığımız kitaplar, yazma hevesimizi canlı tutar. Okurda “Ben de güzel şeyler yazabilirim” duygusunu uyandırır. Bu nedenle bir romanı ya da öyküyü okurken, onu önce teknik açıdan çözümlemek yerine, bende bir etki bırakıp bırakmadığına bakarım. Eğer etkilenmişsem, ardından teknik ayrıntılara geçerim; kurguya, kullanılan yöntemlere dikkat ederim. Okurken kendime şu soruyu sorarım: “Bu kitapta beni etkileyen şey neydi?” Bu sorunun peşinden gitmek hem okuma hem de yazma isteğinin canlı kalmasını sağlar.


“ASIL HEVES İŞİDİR”

Yazmanın daha çok yetenek işi olduğu sıkça dile getirilir. Bu konudaki düşüncesini sorduğumuzda Murat Gülsoy, oldukça net bir yanıt verdi: “Asıl heves işidir.” Ona göre yetenek, çoğu zaman sonradan gelir. Bir işe karşı heves yoksa, ne kadar yetenekli olunursa olunsun, o iş sürdürülemez. Öte yandan, yeteneği sınırlı olan biri bile hevesle ve emekle birçok şeyin üstesinden gelebilir.

Yetenek elbette önemlidir; ancak neden değil, sonuçtur. Yazmak için önce heves gerekir. “Yazmak salt yetenek işidir” diyenlerin bu görüşü, çoğunlukla yazıya dışarıdan bakmanın sonucudur. Ciltler dolusu, güçlü kurgularla örülmüş kitaplara bakıldığında, bunları ancak olağanüstü yetenekli insanların yazabileceği düşünülür. Oysa yazıya içeriden bakıldığında, bu sürecin tutku ve süreklilik gerektiren bir heves işi olduğu daha net görülebilir.


YAZMAK ÖĞRETİLEBİLİR BİR ŞEY MİDİR?

Resim ve müzik gibi sanat dalları nasıl eğitimle öğrenilebiliyorsa, yazmak da eğitimle geliştirilebilir. Herkes yazmayı öğrenebilir; ancak bu, herkesin kolaylıkla iyi yazabileceği anlamına gelmez. Tıpkı resim ya da müzik eğitimi alan herkesin iyi bir sanatçı olamaması gibi.

Eğitim almak önemlidir, ancak tek başına yeterli değildir. Yazmayı bir tutku hâline getiren, bu işe zaman ayıran ve düzenli olarak okuyanlar daha sağlam bir yol alır. İyi yazmak için iyi eğitimlerin yanı sıra nitelikli okumalar yapmak da gerekir.


“NEDEN YAZIYORUZ, GERÇEKTEN BİLMİYORUZ”

Yazmanın nedenine dair sorulara pek çok yazarın farklı ama birbirine yakın yanıtlar verdiğini biliyoruz. Sait Faik “çıldırmamak için”, Marquez “can sıkıntısından”, Orhan Pamuk ise mutsuz olduğu için yazdığını söyler. Bu soruyu Murat Gülsoy’a yönelttiğimizde ise net bir cevapla karşılaşmadık.

“Neden yazıyoruz?” sorusunun kesin bir karşılığı yok. Gerçekten bilmiyoruz. Ancak hem yazma eylemi hem de ortaya çıkan öykü ve romanlar, bizi bu bilinmeyen soruya biraz daha yaklaştırıyor. Gülsoy’un ifadesiyle, yazı bizi içimizde gizli, karanlık bir yere doğru götürüyor; her yeni metinle o yere biraz daha yaklaşıyoruz.


“BİRLİKTE YAPACAĞIZ, BİRLİKTE BAŞARACAĞIZ”

Söyleşiyi, kitap kulübünün ve Antik Sahaf’ın kurucusu İsmail Kün’ün yönelttiği bir soruyla sonlandırdık: “Her şeyin bu kadar değersizleştiği bir ortamda, edebiyat geleceğe nasıl kalacak?” Murat Gülsoy bu soruya şu yanıtı verdi: “Bunu birlikte yapacağız, birlikte başaracağız. Bu bireysel bir şey değil. Ben kolektif çabaya inanıyorum. Rekabetçi kapitalist sistem içinde birbirimizle yarıştığımızda, yalnızca doğuştan ve aileden şanslı olanlar kazanır.”


SONUÇ

Murat Gülsoy’un Büyü Bozumu: Yaratıcı Yazarlık kitabı üzerinden yürüttüğümüz bu sohbet, yazmanın yalnızca bireysel bir uğraş değil; paylaşım, süreklilik ve birlikte düşünme gerektiren bir süreç olduğunu bir kez daha görünür kıldı. Etkilenmenin, hevesin ve kolektif çabanın altı çizilirken, yazının her seferinde bizi kendimize doğru çağıran bir alan açtığını hissettik.

Kitap kulübü olarak bu tür buluşmaların, yalnızca okuduklarımızı değil, okuma ve yazma biçimlerimizi de dönüştürdüğüne inanıyoruz. Bu söyleşi hem geride kalan okumalarımıza hem de önümüzdeki buluşmalara dair düşünme isteğimizi canlı tuttu. Bundan sonra da edebiyat etrafında bir araya gelmeye, birlikte düşünmeye ve yazının açtığı soruların peşinden gitmeye devam edeceğiz ve tabi ki bütün bunlar sadece hayata güzel bir şekilde tutunmak amacıylaydı.

Sema Soykan - Belki 29 Kasım 2025 Cumartesi

Yalnızca Türkiye tarafından tanınan ve toprakları diğer tüm devletler tarafından Kıbrıs Cumhuriyeti’nin bir parçası olarak kabul edilen, üzerinden tartışmaların tarihin hiçbir döneminde bitmediği Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti tarihinden en kanlı bir dönemi konu alan “Belki” ile kasım ayı konuğumuz Sema Soykan’dı.


Köy enstitülerinin kapanmasını konu alan “Keşke” kitabından sonra Kıbrıs incelemelerini “Belki” romanında cisimleştiren Soykan’la, Kitap Kulübümüzden Çiğdem Taştepe arkadaşımız söyleşi gerçekleştirdi. Bistromuzun birinci yılını henüz doldurduğu günlere denk gelen söyleşide, öncelikle yazarlık macerasına nasıl başladığını, kitaba nasıl hazırlandığını, kitabın ismine nasıl karar verdiğini şöyle anlatacaktı Soykan:

Henüz 13 yaşımda yazmaya başladım.

Yazıyla kurduğum ilişki, henüz 13 yaşımda arkadaşımla yaşadığım bir olayı yazarak anlatmamla başladı. Sonra iş hayatına atılınca yazma maceram sönümlenmişti. Bundan 15 yıl önce geçirdiğim bir sağlık sorunu neticesinde iş hayatıma son verince, babamın telkinleriyle yıllar sonra tekrar yazmaya karar verdim. Hani tabir caizse coğrafya nasıl ki kaderse, içine doğduğunuz aile de bir o kadar kader oluyor.

Tarihte yaşanmış acıları duyurmak istedim.

Yazmaya başladığımda önceliğim bir tarih kitabı yazmaktı fakat ilk kitap için bunun zor olduğu düşüncesindeydim ve Mardin’den İstanbul’a göç eden bir ailenin o yolculuğunu anlattım. Adsız Roman ismini verdiğim ilk kitabım böyle çıktı. Köyleri Ruslar tarafından yakılıp yıkılan, dağlardan kıyıya inen; haftalarca teknelere binmeyi beklerken sahilde açlıkla, hastalıkla mücadele eden Çerkes bir aile üzerinden Çerkeslerin sürgün hikâyesinin sadece sürgünden ibaret olmadığını ve zengin madenlere konma çabası entrikalara dikkat çekmeye çalıştım.

Keşke ile Belki birbirlerine yakın romanlar.

1940 ile 1980 yılları arası Anavatan Türkiye’nin siyasi tarihini Köy Enstitüleri üzerinden anlattığım romanın Keşke ile yavru vatan Kıbrıs üzerine oyunları anlatmak istedim. Keşke’yi yazarken Kıbrıs’la ilgili biriktirdiğim çok şey vardı fakat bu bilgileri Keşke’ye koyamazdım.

Atatürk’ün işareti benim Belki için çıkış cümlem oldu.

“Efendiler, bu adaya dikkat ediniz. İkmal yolları nedeniyle bizim için çok önemlidir.” Atatürk’ün işaret ettiği iki bölgeden biri Hatay, diğeri de Kıbrıs Adası’dır ki bu bölgeler üzerine oyunlar hiç bitmemiştir. Üç dinin de kendince kutsal saydığı bu iki bölge üzerine İngiliz ve Fransızların gözleri hep buralarda olmuştur. Bu bölgeler vazgeçilemeyecek denli stratejik öneme sahipti. Kıbrıs’ı çok seviyorum ve sıklıkla da gidiyorum. Ancak oranın yasadışı bahis işleri gibi kötülükleriyle anılmasına da gönlüm razı gelmiyordu.

Kıbrıs Türkleri, anavatandan gelen Türkleri sevmez.

Yıllardır duyarım bu sözü ve bu söz beni çok rahatsız eder. Kıbrıs’a ilk gittiğimden bu yana yaptığım görüşmelerde, tanıklıklarımda bu sözün yarattığı rahatsızlık karşısında güzelliklerden, zenginliklerden söz ettim. Belki’yi yazma sürecinde yaptığım araştırmalarda, öteki taraftan görüştüğüm insanlarla ve onların sosyal medya paylaşımlarında neler döndüğünü gördükçe, bizim ne kadar küçük şeylerle oyalandığımızı gördüm ve romanda gerçekleri anlatmaya çalıştım.

Tarihi sevmeyen bir toplum olarak yetiştik.

12 Eylül faşist darbesi gibi siyasal nedenlerle oluşan kaygı neticesinde “tarafını belli etme”, “siyasete karışma” telkinleriyle büyütülmüş bir kuşak olduğumuzdan, ne yazık ki tarihe de mesafeli durmaktayız. Ben eğer bir belgesel yapsaydım işim çok kolay olurdu. Fakat ben, tarihi bir roman yazmak; yaşanan acıları, dökülen gözyaşlarını anlatarak romana katmak istedim. Bu anlamda gerek gerçekler gerekse de karakterlerin oluşması sırasında çok zorlandım. İçim burkularak yazdım.

Sıkıcı olmadan tarih nasıl anlatılır?

Sıkıcı olmadan tarih kitabı yazamazsınız. Bunu başarmak çok zordur. Çok konu var ve bunları işlemek, bunlara göre karakter seçmek de tabii ki zorlandığım bir süreç oldu. Mesela İngiltere’nin rolünü anlatmak için bir İngiliz karakter yaratmak gibi bir şeyden söz ediyorum. Zira İngilizlerin de 50’li, 60’lı yıllarda, hatta 70’lerde Türkiye’de nelerin olup bittiğini bilmelerinin imkânı yok. Romanda da işte İngiltere söz konusuysa Sarah karakteri giriyor devreye, Türkiye’de neler oluyor dendiğinde Yiğit karakteri giriyor devreye. Roman ilerledikçe giren diğer karakterler Osman Nuri, Ahmet gibi her biri bir dönemi anlatıyor. Kitabın okunması için içine aşk gibi, entrika gibi durumların da dâhil olması gerekiyor. Bunları sırıtmadan işlemek pek kolay değil.

Romanda anlattığım bir olay benim başıma geldi.

Kitap kalın olmasın diye birçok olayı ve yaşananları kitaptan tekrar çıkarmak durumunda kaldık. Çünkü bu sosyal medya çağında okurların kalın kitaplara yönelmeyeceği, mümkünse az olaylı, az katmanlı olması gerektiği yayınevi tarafından çokça dillendirildiği için yaptık bunu. Hatta insanların arasında dolaşırken kitapta da anlattığım, ellere sarılan ve yüzük arayan kız benim elime de sarınıverdi. Ben olayın şaşkınlığını üzerimden atmaya çalışırken rehberimiz kızın yaşadığı acı hikâyeyi anlattı.

Söyleşinin bu son bölümünde moderatörümüz Çiğdem, etkinliğe katılan dostlara dönüp soruları veya eklenecek bir şey olup olmadığını sorduğunda, dostlarımızdan gelen istek karşısında Soykan, yazmakta olduğu romanının konusunu anlatarak bizlere müjdesini de veriyordu.

Yaşanan onca acı ve vahim meseleye rağmen yine de neşeyle bir etkinliğin daha sonuna gelmiştik. Onca entrika ve kirli hesaplaşmaya sahne olan yavru vatanın hikâyesini bütün dünyaya anlatmak için kendisini elçi olarak addeden sevgili Sema Soykan’a, bütün emekleri ve güzel sunumuyla etkinliğin gerçekleşmesinde rol üstlenen arkadaşımız Çiğdem Taştepe’ye ve tabii ki katılımcı arkadaşlara teşekkür ederiz.

  

Kemal Varol - Onu Sevdiğim Zamanlar 1 Kasım Cumartesi

1 Kasım Cumartesi günü konuğumuz, kulübün 15. okuma kitabı olan “Onu Sevdiğim Zamanlar” isimli kitabın yazarı Kemal Varol’du. Yaşadığımız toprakların acısını, barışa özlemini, eksik bir şarkının hafızalardaki yankısını, bağıra bağıra gelen suskunluğunu, yurdundan edilen insanların çaresizliğini, aşkı ama daha çok yoksulluğumuzdan akrabalığımızı anlatan Varol’la kulübün dönem moderatörü Çiğdem Korçak konuştu.

Bistro terasında başlayan ve iç salonda devam eden söyleşi, kitabın çağrışımlarıyla hatırlanan benzer yaşanmışlıkların paylaşılmasıyla zenginleşirken, keyifli atışmalara da sahne oluyordu. O sırada fotoğraflar çekiliyor, yeni tanışmalar gerçekleşiyor, uzun zamandır görüşmeyenler hasret gideriyordu. Edebiyat dostlarının katılımlarıyla zenginleşen etkinlik, Varol’un kitaplarını imzalamasıyla sona ererken bize de aşağıdaki izlenimler kalıyordu. Buyurun...

Ben işi acı edebiyatına vardırmak niyetinde değilim.

Bu kitabın kısmen benim hayatıma benzeyen bir tarafı var. 13-14 yaşlarında insanların takır takır öldürüldüğü bir coğrafyada büyüyorduk. Tabiri caizse kıyamet kopuyordu etrafımızda. Korkudan ne yapacağımı bilmezken edebiyata sığındım. “Kitap okursam bana karışmazlar, gözaltına alınmam” diye düşünüyordum. Mesleğe başladığım yıllarda sendikalıydım. Fakat hiçbir eyleme katılmadım. Tek bir slogan atmadım. Kitapların güvenli ortamında huzur buldum. O yaşlarda böyle düşünüyordum. Kütüphanede büyüdüm fakat dışarıyı da gözlüyordum. İnsanların birbirlerini acımasızca vurduklarına şahit oluyordum. Başka bir deyişle kayıt tutuyordum. Sonra kendiliğimden bir görev edindim ve gördüklerimi yazmam gerektiğini düşündüm. O çocuk o yaşlarda sustu ama sonra gördüklerini yazma gereği duydu. Evet, acı edebiyatı yapmak istemedim ama gördüklerim şahit olduklarım o kadar acıydı ki, onları yazınca acı yazmış oldum.

Popüler bir yazar değilim.

Popüler yazar olsaydım okurun merakını diri tutmak için uzatmadan hemen konuya girerdim. Ben kadim yazarların izinden gitmeye çalışıyorum. Küçükken bizim eve hikâye anlatıcıları, dengbêjler gelirdi. Onlar dili iyi kullanır ve hikâyeleri uzun uzun anlatırlardı.  Anlatılarında dolambaçlı yollara girip çıkarlar ve anlatacakları hikâyeler için ortam hazırlarlardı. Dinleyicileri sıkmamak için hikâyeleri ballandıra ballandıra anlatır ve merakları tam tavan yapmışken hikâyeyi kesip, kalanını ertesi güne bırakırlardı.  Onlar edebiyatımın başlangıcını oluşturdu. Bütün kitaplarımda böyledir. Esas anlatacağıma geçmeden çeşitli anlatılarla okuru hazırlamak isterim. Bazı hikâyelerin sırasının gelmesi gerekiyor anlatılması için.

 Onu Sevdiğim Zamanlar’ın kahramanı Haw romanımdan bu yana size el sallıyordu.

Bazı hikâyelerin yazılması için zamanının gelmesi gerekiyor. Çocukluğumdan bu yana acı hikâyeler biriktiriyorum ve bunlar yazılması için sırasını bekliyor. Kederli yaşlarımdayım yazarak kendimi sağaltıyorum. Gördüklerim, duyduklarım ve yaşadıklarım beni kederli yapıyor. Ölümler, ayrılıklar, göçler ve istemsiz yolculuklar kitaplarımın temel konusunu oluşturuyor. Bu da ister istemez kitaplarımı birbirinden haberdar kılıyor. Örneğin Onu Sevdiğim Zamanlar’ın kahramanı, Haw romanımdan bu yana size el sallıyordu. Jar ve Haw romanlarım hariç bütün romanlarımda bir otogar vardır ve bir otobüse el sallayan 13-14 yaşlarında bir çocuk hep vardır. Tam da Kenan’ın abisini askere uğurladığı an gibi. Ben o olayı yazacağımı 10 sene önceden biliyordum. Bazen hikâye yazılmak için sırasını bekler.

Sahici bir derdiniz varsa yazarsınız.

Yeni bir yayınevindeyim ve yayınevi benden kitap yazmamı bekliyor. İyi bir yazar olup olmadığımı bilmiyorum ama çalışkan bir yazarım. Biriktirdiğim ve beslediğim hikâyelerden hangisi için yeterliliğe ulaşırsam onu yazarım.

Paris’te iki gün kaldım.

Çok fazla yurtdışına çıkmadım. Çıktığım zamanlarda da sadece bir gece kaldım. Fakat Paris’te iki gün kaldım. Orada otelin penceresinden gördüğüm birkaç mekân kalmıştı zihnimde. Romanda bu mekânlara yer verdim. Diğer ayrıntılar için de tabi ki Google’dan yararlandım. Orada en uzun zaman geçirdiğim yer ise, Yılmaz Güney ve Ahmet Kaya’nın yattığı mezarlıktı. Oraya çok uzun zaman ayırdım ve romanda orayı yazarak selamlamak istedim.


Göç meselesini yazabilmem için romanda bir Geri Gönderme Merkezi’ne ihtiyacım vardı. Dünyanın birçok yerinde bulunan merkezlerden biri olabilirdi fakat ben Paris’te bulunanı yazmak istedim. Çünkü Paris bir sanat kentiydi ve bir sanat kentinde böyle merkezin olması bana ironik gelmişti.

Söyleşinin sonrasında kitaplarını imzalandığı sırada Varol, yüzüne yayılan yorgunluk izlerini tebessümleriyle engellemeye çalışırken, son zamanlardaki hastalığından söz ediyor ve imzayı erken bitirmeye çalıştığı her halinden belli oluyordu. Son imzalanan kitaptan sonra etkinlik nihayete erdiğinde Kemal Varol’a davetimize icabet ettiği için teşekkür ediyor ve acil şifalar dileyerek uğurluyorduk.  

 

 

 

 

 

Mahir Ünsal Eriş – Tatil Kitabı 28 Eylül 2025

İlk kitabı “Bangır Bangır Ferdi Çalıyor Evde” ile tanıyıp sevdiğimiz Mahir Ünsal Eriş, bu sefer bizi 80’li ylların o karanlık, puslu, baskıcı fakat mutlu günlerine götürdüğü “Tatil Kitabı”yla tekrar konuğumuz oldu. Kitap Kulübümüzün 13. kitabı olarak okuduğumuz Eriş’in kitabı, o yılları yaşayanlar için bazı durumlarda nostalji olarak da okundu, dersem abartmış olmam. 

80’li yılların karanlığında, sıkıyönetim koşulları altında geçen 3-4 aylık sürecin en küçük kahramanı 8 yaşındaki Münevver, kitabın okunma süreci boyunca kulübümüzün maskotu olarak sevildi ve kollandı. Koca Hala ise evin en renkli ve vefakâr kişisi. Mahallenin anası aynı zamanda Münevver’in hamisi olarak çıkıyor karşımıza. Öyle ki bizim tarafımızdan da sevildi ve sanki bizim de hamimizdi ve bir sokak öteden komşumuzdu.


Etkinlik günü öğle saatlerinde, dönem moderatörü sevgili arkadaşımız Sevra Simge ve Boray ile beraber buluştuğumuz Eriş’le henüz yemek yerken konuşmaya başlıyoruz Münevver’i, Koca Hala’yı, Almanya maceramızı ve tabii ki 12 Eylül’ü.

Bistroya vardığımızda kulüp dostlarımızı bizi bekler buluyoruz. Terasta biraz dinlendikten sonra sevgili Simge ve Eriş söyleşi masasında yerlerini alıyor ve sözler günün kahramanına dönüşüyordu. Bize kalanlar da bu sayfada hayat buluyor.

Her yazar, kendini yazarak başlar...

“Çocukluk ve gençlik hatıraları yazarın güvenli sahalarıdır ve edebiyat, yazara bu anlamda geniş olanaklar sağlar” diyordu. Yazdığım her hikâyenin içinde yer alan herkeste kendimi tek tek görmek isterim. İçine dönük bir mizacım vardı ve hep tek başıma takılır, bir köşede arkadaşlarımın beni almadıkları oyunlarını izler hayallere dalardım. Günü geldi ve o hayaller hikâyelere dönüştü.

Hayatlarımız birbirine görünmez bağlarla bağlı

Münevver'in hikâyesi; üzerine defterler doldurduğum, uzun uzun düşünüp dertlendiğim bir hikâyeydi. Ancak onu anlatırken Hala’yı, Rüstem’i vs. gerçek hayatta olduğu gibi anlatmalıydım. O devrimci çocuklar, hani romanda İbo’nun arkadaşları diye geçen çocuklar. Onlar da o kasabada yaşıyorlardı ve çok da güzellerdi. Bir daha öyle bir kuşak gelmedi. 

Ben ayrıntıları seviyorum

Diğerleri romanımda, Anadolu’nun taşrasından büyük hayallerle fakat maceralı bir yolculuktan sonra İstanbul’a gelen orta düzey bir işletme müdürünün bu göç yolculuğunda yaşadıkları ve İstanbul’da başlarına gelen doğaötesi olaylarla, köşkün karanlıkta kalan yüzleriyle de karşılaşmasını anlattım. Bu hikâye hep aklımda duruyordu. Eski konaklar, yalıların eski sahipleri ve onların yaşantıları merak ettiğim konulardandı ve Öbürküler’ de bu hikâyelerin devamı niteliğinde oluştu.

Feminist edebiyat Osmanlı da bile vardı.

Feminist edebiyat, Osmanlıda bile vardı ve var olmaya da devam edecek. Biz erkekler rahatsız olsak da Feminist edebiyat hep olacak. Erkeklerin yüzdürdükleri gemide bir çatlak var ve hep olacak. Kadınlar buradan erkeklere rağmen sızmaya çalışacak zamanla da bu çatlak büyüyüp gemiyi batıracak. Sonra da diyeceğiz ki “Arkadaşlar hadi gelin birlikte bir gemi yapalım.” Romanlarımda ve hikâyelerimde kadın karakterleri hep önde tutmaya çalıştım. Dikkat ederseniz erkek karakterler hep geri plandalar.

 

Ben politik bir insanım; ben bir sosyalistim

Sosyalist kimliğimi saklayacak değilim. Ben bir sosyalistim. Bunu saklayacak da değilim ama yazdığım şeyler de siyasi değil. Öyle olmasını da istemem. Öyle bir hüviyete de bürünmek istemem. Siyasi şeyler yazmıyorum ama siyasi kimliğimi de saklayacak değilim. Benim kitabımı herkes okusun. Yazdığım her şeyle devrim mücadelesine bir taş da ben koyayım diyemem. Haddim de değil. Ancak ne kadar saklarsam saklayayım bir yerden sırıtır o. 

Kitaptaki İbo karakteri için bir şeyler söylemek isterim: Ben hiçbir zaman devrimcilere laf ettirmem. Solcusunuz sağcısınızdır, seversiniz sevmezsiniz ama devrimcilerin idealistliğini adanmışlıklarını sorgulayamazsınız. Türkiye tarihi, 12 Eylül’ü tecrübe etmiş kuşak gibi bir kuşağı bir daha hiç bir zaman görmedi. Her zaman devrimciler oldu. Muhalif ideolojinin her alanında devrimciler hep oldu. Fakat 12 Eylül devrimci kuşağı gibi bir kuşak, öyle sevgiyle bağlı fedakâr kuşak bir daha hiç gelmedi. Zaten 12 Eylül de bu kuşağı biçmek için tasarlanmış bir şeydi. Böyle olunca da bir taraf onları fazla şiirselleştirerek, bir taraf da fazlaca kahramanlaştırarak pasifize etti. Bir başka taraf da onları cani gibi ev basıp çocuk kesen terörist gibi bir şey olarak gördü. İki görüşe de düşmemek çok zor. Doğru ya da yanlış ikisine de isterseniz kanıt bulabilirsiniz. Ben o kuşak devrimciler için şöyle bir şey seziyorum. Kitabın geçtiği dönemlerde yani İbo ve arkadaşlarının sokakta olduğu günlerde Marksist klasikler henüz yeni çevrilmiş olduğundan yaygınlaşmamış. Dolayısıyla o kuşak yani İbo ve arkadaşları teorik açıdan henüz olgunlaşmamış. Fakat yardımsever ve cesurdular daha önemlisi memleketlerini seviyorlardı. Bir daha öyle bir kuşak gelmedi. Bugün muhalif guruplara bir bakın, hemen hepsinde en az bir kişi 12 Eylül kuşağındandır

Bizde toplumal travma yaşanmaz. 

Toplumsal Travma denen şey bizde, toplumsal olayların bireylerde yarattığı travmadır. Depremler, katliamlar olur; biz, bir iki ay üzülür, bir iki ay anar, bir iki ay düşünür sonra da unuturuz. Ülke tarihinin en büyük ve en geniş alanını etkileyen deprem ilk aylarda ülkece çok konuşulmuş ancak sonra o çadırlarda, konteynırlarda yaşayanlar kendi kaderine terk edildi.   

     

Bizde Batı refleksi gelişmez. Mesela ben Londra’da yaşıyorum. Burada İngilizler, 1.Dünya Savaşı’nın bitimini sağlayan ateşkes anlaşmasını unutturmamak için, her Kasım ayının ikinci pazar gününde yakalarına metal ya da plastikten yapılmış gelincik rozetleri takıp geziyor. Bizim toplum olarak olayları sindirme alışkanlığımız yoktur. Gezide ölen gençlerin hiçbiri 30 yaşını görmedi. Ali İsmail hariç; şimdi kaç kişi anıyor Medeni’yi, Abdullah Cömert’i, Etkem Sarısülük’ü.  Ali İsmail için ailesi vakıf kurmasaydı o da unutulanlar kervanına katılırdı kesinlikle.

Ülkenin ağır koşulları, yitirilmiş çocukluk ve dahi güngüne yiten umutlarımız gibi hiç de iç açıcı olmayan konulara rağmen hayli eğlenceli geçen sohbet sonrasında sevgili Eriş’in kitaplarını imzalamasıyla etkinlik sona ererken randevular alınıyor, son kadehler masaya bırakılıyor ve kulüp dostlarımız bir sonraki etkinliğin buluşma planını düşünüyordu.

Simge’nin özenli ve titiz çalışması da günün unutulmazları arasındaydı. Bütün bu özverili çalışmasından dolayı Simge’ye teşekkür ederiz.


Özgür Mumcu, Dünyalılar (4 Ekim 2025)

 

Dünyalılar ile kitap kulübümüzün 14. değerli konuğu Özgür Mumcu ve Nazlı Berivan Ak (April Yayıncılık’ta editör, Türkiye Yayıncılar Birliği Genel Sekreteri), geçmiş yıllardan edindikleri Tarsuslu dostlarıyla daha verimli vakit geçirmek üzere şehrimize bir gün önce geldiler. 

Yaklaşık bir ayımı Özgür Bey’i tanımak için çıktığım dijital yolculuk, 3 Ekim günü somut hale dönüştü. 

Ne de güzel oldu… Kendimi tanıtmadım; ben Merve Özarslan. O gün, kendim için attığım önemli adımın farkında değildim.Yaşadığı hayattan nefes a için sığındığı sanat, insan ve edebiyatseverlerini buluşturan Antixahaf Bistro’da buluşmuştuk sonunda. Bize bu sığınağı sunan İsmail Kün, Aydın Korçak ve Çiğdem Korçak’a, hazırlık sürecinde bana sabırla ve şefkatle yaklaştıkları için teşekkür etmeden başlayamayacağım.  


Farkındayım, henüz güne başlayamadım.
O hâlde bir nefes alıp başlıyoruz…

İsmail Kün’ün açılış konuşmasıyla ismen tanışmış olduk: Özgür Mumcu ve Nazlı Berivan Ak.  

Artık Özgür Bey hakkında topladığım bilgileri paylaşma vaktiydi.

“Bütün fikirlere saygı… Hayır efendim. İnsanlar saygı konusudur; fikirler değerlendirme konusudur.” — Ioanna Kuçuradi

Kişisel tanışmaları önemsiyorum.  

Eserini oluştururken ona eşlik eden bilgisayar müzikleri mesela… Yeşili, doğayı önemsemesiyle Ayvalık’ta yazdığı bölümler… Karakterlerin her biri, yaşadığı hayatın deneyimleriyle bezenmiş.  

Uluslararası hukuk, gazetecilik, kitap, podcast… Kendi kalbinde yeşerttiği umudu yaymak için birçok yol deneyen; insanları dinlerken nazik, biri hakkında konuşurken saygılı… İçsel motivasyonuyla kendi yöntemini doğrudan söylemeden hissettirecek kadar “kendisi” olabilmiş bir yazar…  

Biz hayran kaldık.  

Sorularımızı içtenlikle cevapladı, kaygıma alan açtı; kendim gibi olabildim. Ve çok keyifliydi.

Şimdi sorulardan ve cevaplardan bahsetme zamanı.

Neden İstanbul?

Çünkü içinde bulunduğumuz toplumun birlikte güzelleşebilmesi için, tanıdık gelen unsurları barındırması gerekir.  


Yakınlık ilkesi (Gestalt psikolojisi) Neden uzaylılar?

Artık “öteki” olmak için çok fazla bileşene ihtiyaç yok. Dijital teknolojinin gelişmesiyle algoritmalar, kişinin kendi içindeki haklılığını artırdı ve artık her birimiz diğeri için öteki olabiliriz.  

→ Sosyal Kimlik Kuramı (Henri Tajfel & John Turner) Neden biyoakustik uzmanı?

Çünkü ekolojik sorunları duymamız gerekiyor. Doğamızın bozulması, kendi dengemizin de bozulmasına yol açar.  

→ Ekopsikoloji

Neden karizmatik kâhin, yeni dinler?

İnsanların arayışlarının yankısı görmezden gelinemezdi.  

→ Postmodern yaklaşım

Neden bilgi manipülasyonu ve teknoloji?

Her birimiz kendimizi yalnız ve kaygılı hissederken, çareyi akla en yakın olanda değil, en kolay ulaşılabilir olanda ararız.  

→ En az çaba ilkesi (George Kingsley Zipf, 1949) Neden komplo teorileri?

İnsan, hayatta kalma refleksiyle aidiyete ihtiyaç duyar. Aynı şeye inanmak bile bir “kök” hissi yaratır. Çoğu zaman fikir sorgulanmadan, yalnızca kabul gördüğünü hissetmenin peşinden gideriz. 

→ Aidiyet Kuramı (Baumeister & Leary, 1995)

Bu kitabı okuyan herkesin, kendi içindeki donanıma göre bir bağlam oluşturacağına eminim.  

Ciddi bir envanter taraması içerdiği açık.  

İlk kitabından sonra 9 yıl geçmesine rağmen, bu eser sitem duygumuzu azaltıyor.

Peki, bu kitap bir Türkiye romanı mıydı?  

Bana kalırsa hem öyle hem de öyle değil. Çünkü yalnızca Türkiye kitabı diyemem; zira insanın davranış biçimleriyle bezenmiş, çok “dünyalılar” bir kitap.   




Seyfettin Araç, Zamanı Tanrı Yaşar (06 Eylül 2025)

 “Zamanı Tanrı Yaşar” ismini verdiği kitabıyla kitap kulübümüzün 12. konuğu olan Seyfettin Araç’ı havaalanından almaya, söyleşinin moderatörlüğünü de üstlenecek olan üyemiz sevgili Murat Çeliker ile birlikte gittik. Dönüş yolunda sıcaktan, havadan sudan başlayan sohbet Bistro’ya yaklaşırken, tarihe, edebiyata ve tabii ki Zamanı Tanrı Yaşar’a gelmişti bile…

  Her Kitapta Farklı Bir Üslup

 Bistroya tam vaktinde geldikten ve yarım saat kadar dinlendikten sonra İsmail Kün’ün açılış konuşmasının ardından başlıyordu etkinlik. Moderatörümüz Murat:“İlk kitabınız şiir. İkinci kitabınız Sevgili Yalnızlık’ ta bir kadın ve bir erkek Likos ve Tidu. Mekân İstanbul ve bir odadayız. Likos iflah olmaz bir hayalperest, Tidu iflah olmaz bir gerçekçi. Sanki bir düşün içindeler, zamansızlığın yarattığı bir zaman boşluğunun içinde… Yasaklı kelimeleri kullanmadan uzun uzun sohbetler ediyorlar. İkinci romanınız Unutulmuş Topraklar. Roman, Mardin’de unutulmuş bir köyde geçiyor ve son kitabınızda bizi Fransa sahillerinde gezdiriyorsunuz.” Diyor ve ekliyor, “Her kitapta farklı bir tür ve farklı yazım şekli belirlemeyi özellikle mi planlıyorsunuz?” Yazar bunu sadece kendi romanlarına değil, hiç kimsenin romanına benzememesi için yaptığını söylüyor ve edebiyatta söylenmemişi söylemek ve denenmemişi denemek istediğini ekliyordu. Yaptığı işi aşkla yapanlardan olduğunu ve her sabah işe gider gibi, yazının başına geçtiğini ifade ediyordu.

 Altı Anlatıcı, Altı Farklı Coğrafya

 Orhun Abidelerinde yer alan Kül Tigin anıtında, Bilge Kağan tarafından kardeşi Kül Tigin için söylenen, “Zamanı Tanrı yaşar, insanoğlu hep ölmek için yaratılmıştır” cümlesini eksenine alarak altı farklı karakter, altı farklı anlatıcı ve altı farklı coğrafya üzerinden ölüm kavramını sorguluyorsunuz. Buna bağlı olarak iki sorum var. Birincisi, kitabın adı neden “Zamanı Tanrı Yaşar?” Ayrıca altı karakteri, altı farklı coğrafyaya bağlayarak anlatmak pek kolay olmasa gerek. İkinci sorum, bunu yaparken neyi amaçladınız?

-Öncelikle bu romanın ismini “Kefaret” diye düşünmüştüm. İkinci isim de “Zamanı Tanrı Yaşar” idi. Editörüm ikincisini önerdi ve beni ikna etti. İkinci sorunuz için de, edebiyatımızda daha önce denenmemişi denemek istedim ve buna çok çalıştım diyebilirim. Altı karakteri de bütün özellikleriyle yansıtmaya çalıştım.

 Duyduklarımız ve Yaşadıklarımız

 Sevgili Araç, bu hikâyede gerçeklik ne kadar, kurgu ne kadar? Ayrıca sizi bu konuda yazmak için ne harekete geçirdi? Anlattığım ilk karakter Mikail çok yakın arkadaşımdı. Fakat onun, önemli hastalığın pençesinde kıvrandığından haberim yoktu.  Birlikte düşüp kalktığımız, gezip tozduğumuz arkadaşımın hayatını elinden alacak olan hastalığını bana -en yakın arkadaşı olan bana- söylememesi beni çok üzmüştü. Yıllarca bu kırgınlık içimden gitmedi. Romanın konusuna gelince… Yetiştiğimiz coğrafyada yaşanmış olan köy boşaltmalar, sürgünler, işkenceler gibi acı şeylerin anlatılarıyla büyüdük. Ve fakat biz büyürken de durum hiç değişmedi.  Çocukluğumuzda anlatılanlar, biz büyürken de çevremizde yaşanıyordu zaten.

 Neden Kapadokya?

 Anlattığım hikâyenin gerçekliği göz önünde bulundurulduğunda, kahramanların yakınlarının rahatsızlıklarını hissettiğimden önce isimleri değiştirdim. Sonrasında coğrafyayı da değiştirmem gerekti. Çünkü hikâye aynı coğrafyadan anlatıldığında isimler değişmiş bile olsa aileler rahatsız olabilirlerdi.

 “Dante Gibi Ortasındayız Ömrün”

 “Ölümden korkmak anlamsızdır; çünkü yaşadığımız sürece ölüm yoktur, ölüm geldiğinde ise artık biz yokuz” der Epikuros. Siz, Bilge Kağan’ın kardeşi Kül Tigin için söylediği, “Zamanı Tanrı yaşar, insanoğlu hep ölmek için yaratılmıştır” sözünü sıkça düşündüğünüzü söylüyorsunuz bir röportajda. Siz ölüm hakkında ne düşünüyorsunuz?

-Dante, İlahi Komedya' yı yazdığında otuzbeşindedir. Romanın kahramanı da öldüğünde o yaşlardadır. Ölüm tek gerçektir ve ben edebiyatımla ölümsüz olmak istiyorum.

 Özür Dilemek

 Verdiğiniz röportajlardan birinde, yılın belli bir dönemini yurt dışında geçirdiğinizden bahsetmişsiniz. Oradan nasıl görünüyor ülkemiz?

-Acıyorlar bize. Halimize üzüldükleri, bize bakışlarından belli. Aslında bütün ülkelerin tarihlerinde, utanacakları olaylar olmuş. Fakat Almanlar özür dilemişler ve mağdurlara yıllardır tazminat ödüyorlar. Başka örnekler de var bu konuda. Bizim ülkemizde ise fenalıklar bitmek bilmiyor.

 Hiç Kimsenin Yapmadığını Yapmak İstiyorum

 Yaşar Kemal okuyarak büyüdüğünüzü söylemişsiniz. Son olarak Türkiye edebiyatını düşündüğünüzde, kendi edebiyatınızı nasıl bir yerde görüyorsunuz?

-Dergilerde yazdığım yazılarda yazılmamış konulara değinmek, şiirde işlenmemiş temaları işlemek ve romanlarımda denenmemiş tarzları deneyerek edebiyatımı yükseltmek istiyorum.

Edebiyatımı modern Türk edebiyatı olarak adlandırıyorum.

 Yaklaşık iki saat kadar süren söyleşi, kulüpten dostlarımızın sorularından sonra moderatörümüz Murat Çelikel ve Seyfettin Araç’ın teşekkür konuşmalarıyla sonlandı.

 Araç’ın, kitaplarını okurlar için imzalamasıyla birlikte, kitap kulübümüzün 12. okuma kitabı “Zamanı Tanrı Yaşar”  buluşması da sonlanmış oluyordu.

 

 

 

Esra Kâhya-Tepsideki Melek (20 Haziran 2025)

Adını haber sitelerinde 2021’de “Kambur” isimli dosyası Ahmet Hamdi Tanpınar Roman Ödülü’nü aldığında duyduğumuz, 2023 yılına gelindiğinde İletişim Yayınları arasından çıkan öykü kitabı “Benim Rüyalarım Hep Çıkar” ile dikkatleri üzerinde çeken ve geçtiğimiz aylarda yine İletişim Yayınlarından çıkan ikinci romanı “Tepsideki Melek” ile okurlarının gönlünde taht kuran Esra Kâhya, 20 Haziran’da kulübümüzün konuğuydu.

Bir yaştan sonra bütün yolculuklar sanki geriye yapılıyordu.
















"Tepsideki Melek” in kahramanı Güliş yolculuğunu geriye yaparken yazarı, 21 saatlik bir yolculuğun ardından şehrimize gelmişti. İnsan yorulurdu elbet ama Kâhya,  Çiğdem’le Özge’nin yarenliğiyle hem tarihi kentimizin tozlu kaldırımlarını arşınlayabildi hem de sahafımızda sabah kahvesini koyu bir sohbetle tatlandırarak içebildi. Sonra da dinlenmeye çekildi.

Nerede bu “Kambur”?

Etkinlik için bistroya geçen Esra Kahya’yı erkenci okurları büyük bir heyecanla karşıladı. Söyleşi öncesinin hasbihâli özellikle bir sorunun etrafında dönüyordu: Nerede bu Kambur? Telif süresi nedeniyle yayınevi tarafından basılamayan kitabın yakında yeniden basılacağı müjdesini yazarından alan okurlar yerlerini aldıktan sonra söyleşi Çiğdem Korçak’ın moderatörlüğünde başladı:

Ethem Baran’dan cesaret ve ödüllü kahvaltı

Yazma serüveninin okul çağında şiir ve kompozisyon yarışmalarına katılarak başladığını belirten ve elde ettiği başarıları biraz da utanarak zikreden Kahya, şiirin yanı sıra öykü de yazdığını, sevdiği yazarlardan Ethem Baran’ın cesaretlendirmesiyle de roman dosyasını 2011’de Osman Gazi Belediyesinin düzenlediği Ahmet Hamdi Tanpınar Roman Yarışması’na gönderdiğini, yarışmada birinci olduğunu evde kahvaltı hazırlarken öğrendiğini ve o andaki heyecanını tarif edemeyeceğini belirtti.

Hep o ilk cümlenin peşinden…

Sayılardansa kelimelerle oynamayı daha çok sevdiğini ifade eden Kahya,  yazarken hep o ilk cümlenin peşinden gittiğini ve belirli bir plana bağlı kalmadan yazdığını da ekledi.

Çocukluğumun sesleri…

Yazar;  eserlerindeki yansıma kelimelerin fazlalığının nedeniyle ilgili bir soruya karşılık olarak çocukluğunun “cıss”, “öcü”, “böö” gibi kelimelerin etrafında döndüğünü çocuk karakteri olan anlatılarda bu sesleri kullanmaktan çekinmediğini söyledi.

Ve “Tepsideki Melek”

Romanın ilk anlatıcısı Güliş’in biraz kendi çocukluğu olduğunu, kendisinin de küçük yaşlarda eşyalarla ilişki kurduğunu, bunu da romanda kullandığını belirten yazar,  kendi yaşamından izler taşımasına rağmen otobiyografik bir roman yazmadığını, beş kuşağı anlatan bir aile romanı yazdığını belirtti.

Kötü kadın mı, Nevra mı?

Nevra’nın travmasına rağmen çocuk sahip olmasının kimi okurlarca yanlış bulunması üzerine söyleşinin bir bölümünde Nevra’nın travmaları tartışıldı ve Kahya’nın bir karakter yaratmada ne kadar başarılı olduğu anlaşıldı.

Anasır-ı Erbaa ve Gömme Biçimleri

“Güliş, annesinden kalan eşyaları neden bodruma gömdü?” yazar, söyleşinin sonunda kendisine yöneltilen bu soru üzerine metindeki diğer gömme biçimlerini de hatırlattıktan sonra kahramanlarının ölülerden kalan eşyalardan ve onların yükünden maddi âlemin dört ana unsuruna atıfta bulunan eylemlerle(yakma, toprağa gömme, suya atma, rüzgâra savurma) kurtulduğunu belirtti.

Çiğdem Korçak’ın ve İsmail Kün’ün teşekkür konuşmalarıyla biten söyleşinin ardından okurları için kitaplarını imzalayan Esra Kâhya 21 saatlik bir yolculuktan, tanışıklıklardan, sohbetlerden kendine kalanlarla -belki de bir ilk cümleyle- bistrodan ayrılıp kadim şehrimizin çoktan boşalmış sokaklarından yürüyerek bu uzun günü bir dost evinin samimiyetinde sonlandırmaya çekildi.