antiksahafkitapkulubu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
antiksahafkitapkulubu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Sema Soykan - Belki 29 Kasım 2025 Cumartesi

Yalnızca Türkiye tarafından tanınan ve toprakları diğer tüm devletler tarafından Kıbrıs Cumhuriyeti’nin bir parçası olarak kabul edilen, üzerinden tartışmaların tarihin hiçbir döneminde bitmediği Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti tarihinden en kanlı bir dönemi konu alan “Belki” ile kasım ayı konuğumuz Sema Soykan’dı.


Köy enstitülerinin kapanmasını konu alan “Keşke” kitabından sonra Kıbrıs incelemelerini “Belki” romanında cisimleştiren Soykan’la, Kitap Kulübümüzden Çiğdem Taştepe arkadaşımız söyleşi gerçekleştirdi. Bistromuzun birinci yılını henüz doldurduğu günlere denk gelen söyleşide, öncelikle yazarlık macerasına nasıl başladığını, kitaba nasıl hazırlandığını, kitabın ismine nasıl karar verdiğini şöyle anlatacaktı Soykan:

Henüz 13 yaşımda yazmaya başladım.

Yazıyla kurduğum ilişki, henüz 13 yaşımda arkadaşımla yaşadığım bir olayı yazarak anlatmamla başladı. Sonra iş hayatına atılınca yazma maceram sönümlenmişti. Bundan 15 yıl önce geçirdiğim bir sağlık sorunu neticesinde iş hayatıma son verince, babamın telkinleriyle yıllar sonra tekrar yazmaya karar verdim. Hani tabir caizse coğrafya nasıl ki kaderse, içine doğduğunuz aile de bir o kadar kader oluyor.

Tarihte yaşanmış acıları duyurmak istedim.

Yazmaya başladığımda önceliğim bir tarih kitabı yazmaktı fakat ilk kitap için bunun zor olduğu düşüncesindeydim ve Mardin’den İstanbul’a göç eden bir ailenin o yolculuğunu anlattım. Adsız Roman ismini verdiğim ilk kitabım böyle çıktı. Köyleri Ruslar tarafından yakılıp yıkılan, dağlardan kıyıya inen; haftalarca teknelere binmeyi beklerken sahilde açlıkla, hastalıkla mücadele eden Çerkes bir aile üzerinden Çerkeslerin sürgün hikâyesinin sadece sürgünden ibaret olmadığını ve zengin madenlere konma çabası entrikalara dikkat çekmeye çalıştım.

Keşke ile Belki birbirlerine yakın romanlar.

1940 ile 1980 yılları arası Anavatan Türkiye’nin siyasi tarihini Köy Enstitüleri üzerinden anlattığım romanın Keşke ile yavru vatan Kıbrıs üzerine oyunları anlatmak istedim. Keşke’yi yazarken Kıbrıs’la ilgili biriktirdiğim çok şey vardı fakat bu bilgileri Keşke’ye koyamazdım.

Atatürk’ün işareti benim Belki için çıkış cümlem oldu.

“Efendiler, bu adaya dikkat ediniz. İkmal yolları nedeniyle bizim için çok önemlidir.” Atatürk’ün işaret ettiği iki bölgeden biri Hatay, diğeri de Kıbrıs Adası’dır ki bu bölgeler üzerine oyunlar hiç bitmemiştir. Üç dinin de kendince kutsal saydığı bu iki bölge üzerine İngiliz ve Fransızların gözleri hep buralarda olmuştur. Bu bölgeler vazgeçilemeyecek denli stratejik öneme sahipti. Kıbrıs’ı çok seviyorum ve sıklıkla da gidiyorum. Ancak oranın yasadışı bahis işleri gibi kötülükleriyle anılmasına da gönlüm razı gelmiyordu.

Kıbrıs Türkleri, anavatandan gelen Türkleri sevmez.

Yıllardır duyarım bu sözü ve bu söz beni çok rahatsız eder. Kıbrıs’a ilk gittiğimden bu yana yaptığım görüşmelerde, tanıklıklarımda bu sözün yarattığı rahatsızlık karşısında güzelliklerden, zenginliklerden söz ettim. Belki’yi yazma sürecinde yaptığım araştırmalarda, öteki taraftan görüştüğüm insanlarla ve onların sosyal medya paylaşımlarında neler döndüğünü gördükçe, bizim ne kadar küçük şeylerle oyalandığımızı gördüm ve romanda gerçekleri anlatmaya çalıştım.

Tarihi sevmeyen bir toplum olarak yetiştik.

12 Eylül faşist darbesi gibi siyasal nedenlerle oluşan kaygı neticesinde “tarafını belli etme”, “siyasete karışma” telkinleriyle büyütülmüş bir kuşak olduğumuzdan, ne yazık ki tarihe de mesafeli durmaktayız. Ben eğer bir belgesel yapsaydım işim çok kolay olurdu. Fakat ben, tarihi bir roman yazmak; yaşanan acıları, dökülen gözyaşlarını anlatarak romana katmak istedim. Bu anlamda gerek gerçekler gerekse de karakterlerin oluşması sırasında çok zorlandım. İçim burkularak yazdım.

Sıkıcı olmadan tarih nasıl anlatılır?

Sıkıcı olmadan tarih kitabı yazamazsınız. Bunu başarmak çok zordur. Çok konu var ve bunları işlemek, bunlara göre karakter seçmek de tabii ki zorlandığım bir süreç oldu. Mesela İngiltere’nin rolünü anlatmak için bir İngiliz karakter yaratmak gibi bir şeyden söz ediyorum. Zira İngilizlerin de 50’li, 60’lı yıllarda, hatta 70’lerde Türkiye’de nelerin olup bittiğini bilmelerinin imkânı yok. Romanda da işte İngiltere söz konusuysa Sarah karakteri giriyor devreye, Türkiye’de neler oluyor dendiğinde Yiğit karakteri giriyor devreye. Roman ilerledikçe giren diğer karakterler Osman Nuri, Ahmet gibi her biri bir dönemi anlatıyor. Kitabın okunması için içine aşk gibi, entrika gibi durumların da dâhil olması gerekiyor. Bunları sırıtmadan işlemek pek kolay değil.

Romanda anlattığım bir olay benim başıma geldi.

Kitap kalın olmasın diye birçok olayı ve yaşananları kitaptan tekrar çıkarmak durumunda kaldık. Çünkü bu sosyal medya çağında okurların kalın kitaplara yönelmeyeceği, mümkünse az olaylı, az katmanlı olması gerektiği yayınevi tarafından çokça dillendirildiği için yaptık bunu. Hatta insanların arasında dolaşırken kitapta da anlattığım, ellere sarılan ve yüzük arayan kız benim elime de sarınıverdi. Ben olayın şaşkınlığını üzerimden atmaya çalışırken rehberimiz kızın yaşadığı acı hikâyeyi anlattı.

Söyleşinin bu son bölümünde moderatörümüz Çiğdem, etkinliğe katılan dostlara dönüp soruları veya eklenecek bir şey olup olmadığını sorduğunda, dostlarımızdan gelen istek karşısında Soykan, yazmakta olduğu romanının konusunu anlatarak bizlere müjdesini de veriyordu.

Yaşanan onca acı ve vahim meseleye rağmen yine de neşeyle bir etkinliğin daha sonuna gelmiştik. Onca entrika ve kirli hesaplaşmaya sahne olan yavru vatanın hikâyesini bütün dünyaya anlatmak için kendisini elçi olarak addeden sevgili Sema Soykan’a, bütün emekleri ve güzel sunumuyla etkinliğin gerçekleşmesinde rol üstlenen arkadaşımız Çiğdem Taştepe’ye ve tabii ki katılımcı arkadaşlara teşekkür ederiz.

  

Mahir Ünsal Eriş – Tatil Kitabı 28 Eylül 2025

İlk kitabı “Bangır Bangır Ferdi Çalıyor Evde” ile tanıyıp sevdiğimiz Mahir Ünsal Eriş, bu sefer bizi 80’li ylların o karanlık, puslu, baskıcı fakat mutlu günlerine götürdüğü “Tatil Kitabı”yla tekrar konuğumuz oldu. Kitap Kulübümüzün 13. kitabı olarak okuduğumuz Eriş’in kitabı, o yılları yaşayanlar için bazı durumlarda nostalji olarak da okundu, dersem abartmış olmam. 

80’li yılların karanlığında, sıkıyönetim koşulları altında geçen 3-4 aylık sürecin en küçük kahramanı 8 yaşındaki Münevver, kitabın okunma süreci boyunca kulübümüzün maskotu olarak sevildi ve kollandı. Koca Hala ise evin en renkli ve vefakâr kişisi. Mahallenin anası aynı zamanda Münevver’in hamisi olarak çıkıyor karşımıza. Öyle ki bizim tarafımızdan da sevildi ve sanki bizim de hamimizdi ve bir sokak öteden komşumuzdu.


Etkinlik günü öğle saatlerinde, dönem moderatörü sevgili arkadaşımız Sevra Simge ve Boray ile beraber buluştuğumuz Eriş’le henüz yemek yerken konuşmaya başlıyoruz Münevver’i, Koca Hala’yı, Almanya maceramızı ve tabii ki 12 Eylül’ü.

Bistroya vardığımızda kulüp dostlarımızı bizi bekler buluyoruz. Terasta biraz dinlendikten sonra sevgili Simge ve Eriş söyleşi masasında yerlerini alıyor ve sözler günün kahramanına dönüşüyordu. Bize kalanlar da bu sayfada hayat buluyor.

Her yazar, kendini yazarak başlar...

“Çocukluk ve gençlik hatıraları yazarın güvenli sahalarıdır ve edebiyat, yazara bu anlamda geniş olanaklar sağlar” diyordu. Yazdığım her hikâyenin içinde yer alan herkeste kendimi tek tek görmek isterim. İçine dönük bir mizacım vardı ve hep tek başıma takılır, bir köşede arkadaşlarımın beni almadıkları oyunlarını izler hayallere dalardım. Günü geldi ve o hayaller hikâyelere dönüştü.

Hayatlarımız birbirine görünmez bağlarla bağlı

Münevver'in hikâyesi; üzerine defterler doldurduğum, uzun uzun düşünüp dertlendiğim bir hikâyeydi. Ancak onu anlatırken Hala’yı, Rüstem’i vs. gerçek hayatta olduğu gibi anlatmalıydım. O devrimci çocuklar, hani romanda İbo’nun arkadaşları diye geçen çocuklar. Onlar da o kasabada yaşıyorlardı ve çok da güzellerdi. Bir daha öyle bir kuşak gelmedi. 

Ben ayrıntıları seviyorum

Diğerleri romanımda, Anadolu’nun taşrasından büyük hayallerle fakat maceralı bir yolculuktan sonra İstanbul’a gelen orta düzey bir işletme müdürünün bu göç yolculuğunda yaşadıkları ve İstanbul’da başlarına gelen doğaötesi olaylarla, köşkün karanlıkta kalan yüzleriyle de karşılaşmasını anlattım. Bu hikâye hep aklımda duruyordu. Eski konaklar, yalıların eski sahipleri ve onların yaşantıları merak ettiğim konulardandı ve Öbürküler’ de bu hikâyelerin devamı niteliğinde oluştu.

Feminist edebiyat Osmanlı da bile vardı.

Feminist edebiyat, Osmanlıda bile vardı ve var olmaya da devam edecek. Biz erkekler rahatsız olsak da Feminist edebiyat hep olacak. Erkeklerin yüzdürdükleri gemide bir çatlak var ve hep olacak. Kadınlar buradan erkeklere rağmen sızmaya çalışacak zamanla da bu çatlak büyüyüp gemiyi batıracak. Sonra da diyeceğiz ki “Arkadaşlar hadi gelin birlikte bir gemi yapalım.” Romanlarımda ve hikâyelerimde kadın karakterleri hep önde tutmaya çalıştım. Dikkat ederseniz erkek karakterler hep geri plandalar.

 

Ben politik bir insanım; ben bir sosyalistim

Sosyalist kimliğimi saklayacak değilim. Ben bir sosyalistim. Bunu saklayacak da değilim ama yazdığım şeyler de siyasi değil. Öyle olmasını da istemem. Öyle bir hüviyete de bürünmek istemem. Siyasi şeyler yazmıyorum ama siyasi kimliğimi de saklayacak değilim. Benim kitabımı herkes okusun. Yazdığım her şeyle devrim mücadelesine bir taş da ben koyayım diyemem. Haddim de değil. Ancak ne kadar saklarsam saklayayım bir yerden sırıtır o. 

Kitaptaki İbo karakteri için bir şeyler söylemek isterim: Ben hiçbir zaman devrimcilere laf ettirmem. Solcusunuz sağcısınızdır, seversiniz sevmezsiniz ama devrimcilerin idealistliğini adanmışlıklarını sorgulayamazsınız. Türkiye tarihi, 12 Eylül’ü tecrübe etmiş kuşak gibi bir kuşağı bir daha hiç bir zaman görmedi. Her zaman devrimciler oldu. Muhalif ideolojinin her alanında devrimciler hep oldu. Fakat 12 Eylül devrimci kuşağı gibi bir kuşak, öyle sevgiyle bağlı fedakâr kuşak bir daha hiç gelmedi. Zaten 12 Eylül de bu kuşağı biçmek için tasarlanmış bir şeydi. Böyle olunca da bir taraf onları fazla şiirselleştirerek, bir taraf da fazlaca kahramanlaştırarak pasifize etti. Bir başka taraf da onları cani gibi ev basıp çocuk kesen terörist gibi bir şey olarak gördü. İki görüşe de düşmemek çok zor. Doğru ya da yanlış ikisine de isterseniz kanıt bulabilirsiniz. Ben o kuşak devrimciler için şöyle bir şey seziyorum. Kitabın geçtiği dönemlerde yani İbo ve arkadaşlarının sokakta olduğu günlerde Marksist klasikler henüz yeni çevrilmiş olduğundan yaygınlaşmamış. Dolayısıyla o kuşak yani İbo ve arkadaşları teorik açıdan henüz olgunlaşmamış. Fakat yardımsever ve cesurdular daha önemlisi memleketlerini seviyorlardı. Bir daha öyle bir kuşak gelmedi. Bugün muhalif guruplara bir bakın, hemen hepsinde en az bir kişi 12 Eylül kuşağındandır

Bizde toplumal travma yaşanmaz. 

Toplumsal Travma denen şey bizde, toplumsal olayların bireylerde yarattığı travmadır. Depremler, katliamlar olur; biz, bir iki ay üzülür, bir iki ay anar, bir iki ay düşünür sonra da unuturuz. Ülke tarihinin en büyük ve en geniş alanını etkileyen deprem ilk aylarda ülkece çok konuşulmuş ancak sonra o çadırlarda, konteynırlarda yaşayanlar kendi kaderine terk edildi.   

     

Bizde Batı refleksi gelişmez. Mesela ben Londra’da yaşıyorum. Burada İngilizler, 1.Dünya Savaşı’nın bitimini sağlayan ateşkes anlaşmasını unutturmamak için, her Kasım ayının ikinci pazar gününde yakalarına metal ya da plastikten yapılmış gelincik rozetleri takıp geziyor. Bizim toplum olarak olayları sindirme alışkanlığımız yoktur. Gezide ölen gençlerin hiçbiri 30 yaşını görmedi. Ali İsmail hariç; şimdi kaç kişi anıyor Medeni’yi, Abdullah Cömert’i, Etkem Sarısülük’ü.  Ali İsmail için ailesi vakıf kurmasaydı o da unutulanlar kervanına katılırdı kesinlikle.

Ülkenin ağır koşulları, yitirilmiş çocukluk ve dahi güngüne yiten umutlarımız gibi hiç de iç açıcı olmayan konulara rağmen hayli eğlenceli geçen sohbet sonrasında sevgili Eriş’in kitaplarını imzalamasıyla etkinlik sona ererken randevular alınıyor, son kadehler masaya bırakılıyor ve kulüp dostlarımız bir sonraki etkinliğin buluşma planını düşünüyordu.

Simge’nin özenli ve titiz çalışması da günün unutulmazları arasındaydı. Bütün bu özverili çalışmasından dolayı Simge’ye teşekkür ederiz.


Taçlı Yazıcıoğlu - İncirlik Yazı


    Mayıs ayının ilk haftası yazdan ödünç alınmış sıcak bir gün ve kulübümüzün 9. Okuma kitabı İncirlik Yazı’ını yazarı Taçlı Yazıcıoğlu konuşuyoruz. Kendisine ilk olarak sıcağa övgü düzen ilk sayfayı proloğu soruyoruz. Hani şu cümleyle biten “Sevmeyene, hırpalayana, yüz vermeyene daha çok düşer ya gönül, öyle aşığızdır ona. Gelsin istemeyiz, gelmeyince de bekleriz. Sarıp sarmalasın, hiç yanımızdan ayırmasın, yaktıkça yaksın ki, her şerden arındırsın”

    Taçlı aslında sıcağı sevmediğini ama romana mekân olan kentin Adana olduğunu düşündüğümüzde ve anlatılan hikâyenin yaz mevsimine denk geldiğinden böyle bir şey düşündüğünü söyledi.

    İlk kitabı Hep Sondan Başlar’ın da adı gibi sondan başladığını söylediğimizde ise, kitabı birkaç anlatıcı üzerinden üç kez yazdığını en sonunda bir tarihten, biraz geriye giderek o zamanlar 11 yaşında olan Belgi’nin gözünden anlatmanın yerinde olduğuna karar verdiğini söylüyor. Burada kitabı biraz hatırlayalım.

    Kitap 1995 Adanasında başlıyor. Anlatıcımız Belgi büyümüş avukat olmuş ve Hikmet abisinin yanında staja başlamış. Günlerden bir gün, geçmişi hatırlıyor ve bizi de yanına alarak 1983’e götürüyor. 6 Haziran Adananın kavurucu sıcağı…

    Bir sorumuz da buradan geliyor: neden yaz? Pandemi günlerinde bir 6 Haziran’da Adana’ya gelirken romanın da böyle başlaması gerektiğini düşündüğünü ifade ediyor.

Anlatmaya devam ediyoruz.  O yıllarda İncirlik üssünün etrafında Amerikalı askerlerin mesken tuttuğu sokaklarda başlayan bir aşk sonrasında yaşanan bir cinayet. İstanbul’dan gelmiş öğretmen bir anne Vildan, İncirlik üssünde çalışan bir baba İsmail ve 16 yaşında ablaya (Alin) sahip bir ailenin en küçük kızı Belgi… O yılların Adanasında İngilizce konuşabilen nadir ailelerden olmanın gururu ile karşı dairelerine taşınan David ile hayatlarının değişimi… David ve onun yakın arkadaşı Cemal… Cemal Belgi’nin ablası Alin’e ilgi duymaya başlar. Eser Apartmanı sakinleri ve Adana eşrafı için bu hoş karşılanmayacağı gibi zamanla yaşanılan olaylar. Darbenin ardından gelen yasaklar henüz çok yeniyken sıcak adana gecelerinde sinema salonlarında yasaklanan filmler, Yaşar Kemal ile ilk tanışma, bir cinayet ve Anadolu insanının naif yaşamına dair anılar. Ve kitaplar…

Romanda bütün bunları, 11 yaşındaki kız çocuğunun gözünden okuyoruz. Ayrıca İncirlik hava üssünün Adana’daki sosyolojik ve kültürel dönüşümü nasıl şekillendirdiğini, delikli tuğla ile havalanan apartman merdiven sahalarını, açık bırakılmak zorunda kalan evleri ve tabi ki onların (Vildan’ın ilk zamanlarda çok şaşırdığı) demir kapıları ve iç kapıları açık evleri.

İyi yazarlar okurlarını başka yazarlara götürürler” diye bir cümle okumuştum bir yerde. İncirlik Yazı’nda da Taçlı Yazıcıoğlu bizi, Kemaller’ in yanında Kaçakçı Şahan’la Bekir Yıldız’a, Bülbülü Öldürmekle Hurper Lee’ye vb. birçok yazara götürmekle birlikte belleklerimizde Yaşar Kemal ve Orhan Kemal anlatılarında kalmış Adana algımızı günümüze yaklaştırması açısından ayrı bir önem taşıyor İncirlik Yazı.

Ve şu alıntıyla bitirmek isterim bu irdelemeyi, “Bitmiş gitmiş bir hikâye bu, ta orada kalmış. Neredeyse unutulmuş. Impala çarpsa, tekmelense, alsa satılsa kaç yazar. Ölüler onları hatırlayanlar kadar yaşar. Herkes birliktir bu işte, içi dağlansa da hiçbir şey olmamış gibi yapar.

Etkinliğimize katılan katılamayan, kalbi bizlerle olan herkese sonsuz teşekkürler...


Cabir Özyıldız - Dünyanın Bütün Karıncaları

 

    Şubat ayının son günlerini soğuğa inat bir ılık Pazar günü ve altıncı kitabımızın konuğu Cabir Özyıldız ile geçirmenin mutluluğu paha biçilmez oldu kulübümüz için. Çukurovamızın son dönemdeki dinamik kalemlerinden olan yazarımız, ikinci kitabı “Dünyanın Bütün Karıncaları” ile edebiyat dünyamızda yeni ufukları müjdeledi, neşeli ve içten sohbetiyle bizlere edebiyatın iyileştirici gücünü hatırlattı.

 

    Dünyanın Bütün Karıncaları, on öykünün birleştiği ve cevherinde evrenselliğin barındığı bir eser olarak çıktı karşımıza. Filistin’le başlayan “Başlangıçların Annesi” öyküsü elini 6 Şubat 2023 depremlerine uzatırken “Unutmayın Ha!” öyküsüyle bu eli biz okuyucularına da açıyor.

Not: Kitap incelememizde sürprizbozan (spoiler) çokça yer almaktadır.

 

    Şiir ve deneme türlerinde çalışmalar yaptıktan sonra öykü yazmaya karar veren Özyıldız, öykülerini yazarken duyarlılığına değen, kalbine dokunan veya dertlendiği insan ve olayları kaleme alıyor. İkinci öykü kitabının adını, içinde umut barındırdığı için seçtiğini ifade etti. İki kitabı arasındaki bir buçuk yıllık süreç 6 Şubat depremleriyle, hayat koşturmasıyla, okumalarına devam etmekle ve her sabah 03.00 sularında uyanıp işe gidene kadar yazmakla geçmiş yazar tarafında.


 

    Çoğunlukla dijital ortamda öykü paylaşan yazarımız; matbuat dünyasının dar çerçevesinin değiştiğini belirtirken dijitalleşmenin getirdiği hıza da bu yolla ayak uydurduğunu vurguladı. Bu öyküleri paylaşırken kendisine aşinalık okur kitlesi oluştuğunu dile getirdi. Yazar, önceden reddedilen öykülerini attığını, bazı öykülerini ise üzerinde çalışıp güncellediğini belirtti. Bu güncellenen öyküleri okumak için sabırsızlanıyoruz. 😊

    Kulüp üyelerimizden Neslihan Hanım, öykülerdeki yerel söyleyişlerin değerli, kolektif hafızayı canlı tutan özelliğini vurguladı. İki öykü kitabının karakterlerle ve olaylar anlamında iç içe geçtiğini belirtip bizlere farklı bir bakış açısı sundu. Öte yandan, ikinci kitabının daha evrensele yöneldiğini ifade eden Neslihan Hanım’a yazarımız da fikren katıldı. Kendilerine sonsuz teşekkür ediyoruz.

 

    Sen Aşktan Ne Anlarsın Be Emmi öyküsündeki karakterin kafası karışık. Devrimci tedrisattan geçmiş, ülkenin sorunuyla dertleniyor, biraz agresif ve biraz Alevi 😊 Çelişkilerimizle var olduğumuzu yeniden anımsıyoruz Murat Bey’in yorumu sayesinde. 



    Bilmeyenlerimiz için Filistinli yazar ve şair, Mahmud Derviş ile tanışmanın kulüpte sürpriz bir kazanım olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Başlangıçların Annesi öyküsündeki kahraman isimlerinin de önemli bir simge olduğunu öğreniyoruz. Ebu Ali Mustafa, THKC’nin merkez komite üyesiyken Leyla karakteri Filistin’in ilk kadın gerillası olan Leyla Halid’e selam verir. Um Ammar Yaser Arafat’ın kod adı, Meryem Abu Dakka ise Meryem olarak hikayeye kasıtlı gitmiştir. Yazar Filistin meselesini hem çok önemser hem de Mahmud Derviş’e değerini yeniden bu öyküyle de kendince vermek ister.

 

    Her öykü kendi dilini çağırıyor yazarımıza göre. Özellikle bir üslup kaygısı duymuyor ve ayrıca bu üslubu bir noktada imzası olarak düşünüyor.

    Buzdan Tuğlalar öyküsünde kadın ruhunun çok iyi yansıtıldığını ifade etti üyemiz Çiğdem Hanım. Yazarımıza göre de okumak da yazmak da bir çeşit empati kurma sanatıdır. Ruhu, düşünce sistemi, sistematiği iyi analiz edilirse buna benzer öykülerin yazımının kolay olduğunu belirtiyor. Yazarımız, Leylaklar Açmış Gördün Mü öyküsünde yer alan ölmek üzere olan kadının bilinç akışını yazmakta daha da fazla zorlandığını vurguladı. Vurulma anına yazar olarak kendisinin de ayrıca üzüldüğünü ifade edip çağımızın başka bir sorunu olan duyarsızlığı da bu öyküsünde işlediğini dile getirdi.


Yazarımız son dönem okumalarında Ferhat Emen, Deniz Faruk Zeren gibi yazarların isimlerini verirken genç kalemlere selam vermeyi de ihmal etmiyor.

 

Klasikleşen kulüp üyelerimiz ve yazar pozumuz


    
Etkinliğimize katılan katılamayan, kalbi bizlerle olan herkese sonsuz teşekkürler...

Bahar Yaka - Bu Kitabın Yazarı Öldü

             Ocak ayını Tarık tufan heyecanı ile geçirdikten sonra Bahar Yaka ile görüşmek için kitaplarımızı aldık; çaylarımızı, kahvelerimizi aldık ve en sevdiğimiz mekanlarda okumalarımıza başladık.

               Beşinci kitabımızda, Bahar Yaka’nın “Bu Kitabın Yazarı Öldü” isimli novellasını aldık listemize. Novella türünün bizim için kompakt ve yorumlarımıza daha açık bir tür olması bu seçimimizde etkili oldu. Bahar Yaka ise bu türde yazmayı sevmesinin ana nedenini, lafı uzatmayı sevmemesi şeklinde paylaştı.

Okur değerlendirme toplantımızdan 

Öncelikle kitabımızın türü olan novelladan bahsetmemiz gerekir. Çünkü dünyada epeydir bilinse de edebiyatımızda nispeten yakın zamanda karşımıza çıkıyor ve yazarlarımız tarafından da başarılı eserler veriliyor. Novella veya Noviletta, Türkçeye romans olarak çevrilebilir. Öyküden daha uzun, romandan hacim ve anlatım olarak daha kısa bir tür olarak en genel tanımına ulaşmaktayız. Uzun öykü ve kısa roman gibi farklı karşılıklar türe ait genel hatları bildirmektedir. Edebi türlerin arasındaki çizginin tül perdelerle yeniden düzenlendiği günümüzde böyle tartışmaları kulübümüzde yapabildiğimiz için kendimizi mutlu hissettik.

                

 Not: Kitap incelememizde sürprizbozan (spoiler) çokça yer almaktadır.

            Bir gazeteci, kariyerinin son virajını iyi dönebilmek amacıyla, ilk romanı ile sansasyon yapıp sonra ortadan kaybolan bir yazarla röportaj yapmak için eşinden mektupla yola çıkar. Novellamız, yola çıkmadan önceki gece gazetecinin gördüğü rüya ile açılıyor. Rüyadaki yaşlı kadın ve sudaki kurşun topları gözlerine, kulaklarına, ağzına bastırılmıştır. Rüyadan uyanıp yazarın kitabını bitirerek yola çıkar. Yolda yaşadığı akü sorunu ve bir bilge yardımıyla bu sorunun çözümüyle çıkmaz sokakta, ormanların içinde yer alan yazar-kahramanın evine ulaşır. Rüyanın, akünün tekrar çalışmasının söyleşimizde sorduk, yazarımız da batıl ögelerle büyülü gerçekçilik eklemek istediğini dile getirdi.

 Gazeteci, geç kalması sebebiyle yazar-kahramanın söyleşisini reddetmesini sorun etmez. Eşiyle sohbet eder, yazar-kahramanın oğluyla sözsüz bir iletişim kurar. Gazetecinin bu sohbeti devam ettirmesi ve ilerleyen günleri yazar-kahramanın evinde geçirmesini aile özlemi olarak yorumladık.

Yazar-kahramanımız ise ikinci romanını kaleme alabilmek için küçük bir evin inşaatını sabırsızlıkla takip etmektedir. Bu küçük evin inşa sebebi, yazar-kahramanının evinde verimli yazamadığına inanmamasıydı bizlere göre. Bu evin penceresinden kendi evinin görünmesi ise yazar-kahramana ait tanrı kompleksi miydi? Bizim için evet.

İlk kitabıyla çok ses getiren yazar-kahraman, ikinci kitabının taslaklarını yakın arkadaşıyla paylaşır ve onun olumsuz yorumlarıyla dayanamayıp taslakları çöpe atar. İyi niyet göstergesi olarak yazar-kahramanın eşi bu taslakları çöpten çıkararak o arkadaşa verir. Arkadaş, kendi adıyla bu kitabı bastırır ve övgüleri toplar. Bunu gören yazar-kahraman ise iyice kendisini iletişime kapatıyor. Toplantımızda da söyleşimizde de yazar-kahramanın bencil, narsisist bir yapıda olduğunu; eşinin kurban kadın tipini temsil ettiği konusunda hemfikir kaldık.

Söyleşimizden bir kare 

Bahar Yaka, her kahramanın biraz öteki olduğunu bildirirken novelladaki ana çerçevenin iletişimsizlik olduğunu tekrar vurguladı. Kitaptaki tüm olayların herkes tarafından yaşanabileceği, hatta yaşandığı gerçeğini hatırlattı. Bu sebeple de kahramanların isimsiz şekilde novellada yer aldığını da öğrenmiş bulunduk. Bahar Yaka, novellanın yazarı olarak kadın kahramana karşı yakınlık duyduğunu iletip kulüp arkadaşlarımızın desteğini tekrar aldı :)

Yazar-kahramanın eşi olan kadın kahramanımız, başlangıçta yazar-kahramanın eserlerini daktiloya çekmek için alınan bir edebiyat öğrencisidir. Yazar-kahraman, eserini tamamladıktan sonra gitmek ister ancak kadına evlilik teklifi etmiştir. Kadın kahramanımızın evlilik teklifini kabul etmesiyle ve anne olmasıyla ev içindeki hayatı farklı bir yöne evrilmiştir. Kendini yazar-kahraman ve çocuğu uğruna feda etmiştir. Öte yandan, eşinin yazılarına olan ilgisizliği ile iyiden iyiye üzülen kadın kahraman, gazeteci ile sohbetleri sırasında nefes aldığı hissini bizlere yüklemiştir.

İç konuşmalarıyla eserde yer alan çocuk da hem babasından sevgi beklemekte hem de iç konuşmalarıyla bizlere ayrı bir pencere açmaktadır hikaye boyunca. Çocuğumuzun selektif mutizm hastası olduğunu yazarımız tarafından öğrendik. Babası yazar-kahramanın ona olan ilgisizliği, gazetecinin sıcak yaklaşımı arasındaki duygusal ile hepimizin iç burukluğu ile başını okşamak istediği kahramandı bu çocuk.

Büyülü gerçekçiliğin getirdiği tekinsizlik, mekanın çıkmaz sokaktaki ormanlık bir ev olarak seçilmesi, kitaptaki çizimlerin verdiği alt çağrışımlar Bahar Yaka’nın kurguya eklediği başka detaylar olarak kendisince paylaşıldı.  


Bahar Yaka ve kulüp üyelerimizin bazıları 

Deneme, öykü ve novella gibi pek çok farklı türü deneyen yazarımız Bahar Yaka’nın en sevdiği tür ise öykü olarak ifade edildi. Hem mesajını en net haliyle iletmesi hem de lafı uzatmayı sevmemesi nedeniyle öykü türünü önemsediğini belirtti. Yeni dosyası için sabırsızlanıyoruz ve başarılar diliyoruz 😊


 




Etkinliğimize katılan katılamayan, kalbi bizlerle olan herkese sonsuz teşekkürler...

Tarık Tufan - Aşıklara Yer Yok

  Kulübümüz üç kitabı ile 2024’ü geride bırakırken dördüncü kitabı “Aşıklara Yer Yok” için 2025’in ilk günlerinde kolları sıvadık. 16 Ocak’ta kulüp toplantımızı, 18 Ocak’taki söyleşimiz ve imza günümüz için gerçekleştirdik.

    Biz de 2025 geldi, hoş geldi sözünü ünlü yazar Tarık Tufan ve kulüp dostlarımızla birlikte söyledik.

Dördüncü kitabımız, Tarık Tufan’ın romanı Aşıklara Yer Yok, kulübümüzde açık ara en çok tartışılan kitabımız oldu. Hiçbirimiz bunu beklemiyorduk doğrusu. Öte yandan, toplantıda dile getirdiğimiz yorumlar ve kahramanlarla kurduğumuz özdeşlikler, onlara duyduğumuz sevgiler farklı kişilikteki insanlar üzerinde düşünmemize tekrar vesile oldu. Tarık Tufan’a, edebiyatın farklı ruhları biz okurlara ulaştırmadaki eşsiz özelliğini kendine has üslubuyla harmanladığı için teşekkür ettik söyleşimizde.

 

 Not: Kitap incelememizde sürprizbozan (spoiler) çokça yer almaktadır.

 

Söyleşimizden bir kare 

    Orhan, Firdevs, Fırat, Defne, Ahmet Hilmi, Berna… Tüm bu isimleri ilk duyduğumuzda bizde de bir çağrışım oluşturmazdı. Kitabımızı bitirdikten sonra Orhan’dan nefret edenimiz, Defne’yi kucaklayanımız oldu. Hepimiz, yazarın karakter ve psikolojik profil oluşturmaktaki başarısını takdir ettik.

    Akademisyen Orhan’ın emin olamadığı Firdevs’e dair duygularını aşk zannederken arkadaşının vasıtasıyla Saklıkuyu’da bir yazlık evde konaklamak üzere yola çıkar. Bu isteğin nedenini, hem kalp kırıklığına iyi geleceğini umması hem de kendini arayış olarak okuduk. Orhan’ın kendini arama yolculuğuna biraz düşselliğin de karıştığını yorumladık. Tarık Tufan bu düşselliği, eski bir bimarhanenin yazlık siteye dönüştürülmesiyle ve sitedeki komşuların geçmiş hikayeleriyle de bize aslında ufak da olsa sezdiriyor.

    Saklıkuyu’ya vardıktan sonra tanıştığı komşularına karşı başta mesafeli yaklaşan Orhan, sonradan onlarla iç içe olur. Bu iç içelik insanın sosyal bir canlı olmasından kaynaklıdır olarak düşündük. Söyleşimizde Tarık Tufan, kahraman seçimleri için şunlar dile getirdi: “Özellikle kadın cinayetlerinde, kişilerin fotoğraflarını gördüğümüzde aklımıza ‘Bu kadının bu adamla ne işi var?’ sorusu geliyor. Ben de eserlerimde bu kadını o adama iten sebepleri kaleme almak istiyorum. İnsanın dünyayla, insanla kurduğu ilişki kolay değil, duygusal kökleri var. Bunları irdelemek istiyorum.”

    Kitabımızda Firdevs’in Fırat ile olan ilişkisini bu açıklamadan sonra daha iyi temellendirdik. Çünkü Firdevs gibi başarılı bir iş kadınının yanında Fırat gibi bir insan olmamalıydı dedik bazı arkadaşlarla. Diğer kahramanlarımızın da duygusal köklerinde neler olduğunu okuyunca, insan olmaklığın gereklerinden birisinin bu kökleri iyi bilmek olduğunu yeniden düşündük.

    Yazarımız, romanın ana ekseninde bağlılık ve bağımlılık kavramlarının yer aldığını; hangisi nerede başlıyor, aralarında nasıl bir geçiş sağlanıyor gibi sorgulamaların olduğunu ifade etti. Öte yandan, bu duyguların en önemlisi eşlikçisi olan aşkın rasyonelliği nasıl yıktığını, aşk veya diğer duygularda tatmin edil(e)memenin getireceği ruh hallerini ve duygusal travmaları da eklediğini iletti bizlere.

    

Yazarımız, kulüp üyemizin kitabını imzalıyor.

Kulüp toplantımızda geçen kahraman övgülerini, eleştirilerini ise Tarık Tufan’ın şu sözleriyle sonlandırmış olduk: “Okurlar, esere yargılamadan yaklaşmalıdır. İnsana dair hiçbir şey tuhaf gelmemelidir bize. İyi ve kötü arasındaki çizgi muhayyel olabiliyor bazen.”

    Yazar refleksinin gündelik hayatta sıradan olarak adlandırabileceğimiz hususları incelikle, nakış işlercesine eserlerine yerleştirmesi ve yazarlığın gerçekliği dönüştürmesi konusundaki düşüncelerine adeta imzamızı attıktan sonra söyleşimizi tamamlayıp imza günümüze geçtik. 

    Kelimelerle arasının iyi olduğunu, nispeten üzeri tozlanmaya başlayan kelimeleri kullanarak üslubunda bir ruhu canlı tutmak istediğini dile getiren Tarık Tufan’ın en sevdiği kelimeler listesinin çok kalabalık olduğunu belirtirken söyleşi esnasında aklına gelen ilk iki kelime şöyleydi: Merhamet, muhayyel…

 

Tarık Tufan'ın kulübümüzle fotoğrafı

Etkinliğimize katılan katılamayan, kalbi bizlerle olan herkese sonsuz teşekkürler...

Hakan Günday - Zamir

    

Kasım ayımız Ahmet Ümit imza günü ve Neslihan Önderoğlu söyleşisi ile tam gaz akmışken 2024 yılının son günleri için 26 Aralık’ta üçüncü kitabımız Zamir için toplandık.

 

Not: Kitap incelememizde sürprizbozan (spoiler) çokça yer almaktadır.

 

Kitabın, yazarın diğer eserlerine kıyasla yer altı ve yer üstü arasında bir noktada yazılmış olduğunu düşündük. İsim ve mekan seçimlerinde tenasüp sanatı olduğunu kanısına vardık. Zamir, Zerre, El-Aman, Sabra - Şatilla bu tenasüp sanatını destekleyen ve eserin alt metnini zenginleştiren diğer detaylardı. Zerre ismi ile kadının değersizliğini, Zamir ismi ile böylesi bir savaştaki bir çocuğun kimliksiz, isimsiz kaldığını eylemleriyle de duygularıyla da sezdirmeyi başarıyor yazarımız. 

 

Türken Raus fikri, Avrupa'da dolaşan Neo-Nazizm hayaletinin uzak olmadığını bildiren distopik bir yaklaşım olarak okuduk. Plebisit, Almanların kurduğu Türklere ait toplama kampının bombalanması diğer distopik fikirlerden bazıları… Zamir'i okurken Ortadoğu tarihine ne kadar hakim olduğunuzu takdirle karşıladık. 


Kulübümüzün aralık ayı toplantısı


Halime ile Zerre arasında bir nevi özdeşlik kurduk. Bunca değersizlik, baskı ve ötekileşme sonucu bir şekilde patladı. Bu kahramanlar bu yoldan katarsislerini yaşadılar. Zamir'in çello kutusunu taşıyarak sanatın iyileştirici gücüne sığındığını yorumladık. 

 

All for All vakfındaki "all" kavramının G. Orwell romanından esinlenerek "bazı insanların daha eşit" olduğunu çağrıştıran bir yaklaşım olduğu kanısına vardık. Expatlarla, komplo teorileriyle, dinle alaylarınızın sizden izler taşıdığını düşündük. 

Hakan Günday

 

Chuck Palahniuk - Gösteri Peygamberi ile Zamir arasında başkahramanın medyatik olması açısından benzerlik olduğunu düşünmekteydik. Bu arada kendi fikirlerimizin dışında Koray Sarıdoğan'ın KalemKahveKlavye'deki yazısını, Gazeteduvar'dak röpotajınızı, Litera Edebiyat ve Serbestiyet sitelerindeki incelemelerinizi de okuyup farklı bakış açıları edindik. Son olarak, Chatgpt'nin Zamir'de ele alınan konular nedir sorusuna verdiği cevaplarsa şöyleydi: 

 

1. Toplumsal dışlanma ve yalnızlık

2. Sistemin şiddet üzerinden kurduğu güç ilişkileri

3. Bürokrasi ve devletin yetersizliği

4. Kimlik ve Aidiyet

5. İktidar ve İsyan 

 

Etkinliğimize katılan katılamayan, kalbi bizlerle olan herkese sonsuz teşekkürler...

Hakan Günday, hayranının kitabını imzalarken 

 

Kaynak yazılarımız:

https://serbestiyet.com/featured/hakan-gunday-ve-zamir-83876/

https://kalemkahveklavye.com/hakan-gunday-zamir-inceleme/

https://www.gazeteduvar.com.tr/hakan-gunday-zamiri-anlatti-dunya-basima-yikilmis-gibi-yazdim-haber-1539051

https://www.literaedebiyat.com/post/zamir-hakan-gunday-inceleme-yavuz-arkin

 










Neslihan Önderoğlu – Cüret

 

    Takvimlerimiz ilk toplantımızdan 17 gün sonrasını, 28 Kasım'ı gösterdiğinde ikinci kitabımız Cüret için kollarımızı çoktan sıvamıştık. İlk toplantımızı, söyleşimizi atlatmış olmanın gururu ve ikinci kez bir araya gelecek olmanın tatlı telaşı sarıyordu inceden. 30 Kasım'da söyleşimiz için toplandığımızda ise aynı heyecanla yeniden bir aradaydık. Yazarımız Neslihan Önderoğlu'na söyleşideki içten cevapları ve davetimize katılımı için sonsu teşekkür edip kulüp notlarımızı paylaşıyoruz.

 

Not: Kitap incelememizde sürprizbozan (spoiler) çokça yer almaktadır.

       

Kitabın, Eylül 2015'te ölen Aylan Kurdi'ye atfedilmesi aslında neleri unuttuğumuzu bir kez daha çok yalın ama ciddi bir biçimde hatırlattı bizlere. Aylan özelinde ölen tüm ötekileri saygıyla kalben andık.


Neslihan Önderoğlu

Eserin ana izleğinin, göçmenler özelinde tüm ötekilerin anlatıldığı konusunda hemfikirdik. Bu nedenle eserin almış olduğu Duygu Asena Roman Ödülü'nü de hak ettiğini naçizane olarak onayladık. Başkahramanımız Gül(namıdiğer Cezlan), ailesinden koparılıp Oğuz'a bakmakla yükümlü olan bir öteki, Oğuz engeliyle aynı evde başka bir öteki, Aliye Hanım'ın ölümünün ardından evin kapısını çalıp başka bir maceraya yelken açan Resul bambaşka bir öteki. Bizler roman boyunca bu üç ötekinin hikayesini, toplumsal eksende olması çok muhtemel sokak olayları eşliğinde okuduk ve bu distopik senaryonun o kadar da uzağımızda olmadığını yeniden anımsadık. Yazarın kahraman-anlatıcı geçişlerindeki başarısı bizleri lezzet olarak etkiledi ve bu nedenle okuma sırasındaki özdeşliklerimiz de kalıcı oldu.


             

   Bakıcısı olduğu Oğuz'a duyduğu aşkın çaresiz olduğunu ancak bu aşkın Gül için ne denli bir kurtarıcılık vaat ettiğini tartıştık toplantımızda. Gül, artık kendini var hissediyordu. Aliye Hanım'dan ilk intikamını Oğuz'la yaşadığı birliktelikle, ikinci intikamını ise onu öldürerek ve Oğuz'u ondan kurtardığına ikna ederek almıştı. Daha sonra evden çıkmak ve Safiye ablayı bulmak için Kadıköy'den Tarlabaşı'na gitmeye çalışan Gül, Oğuz ve Resul bizleri de kitap boyunca peşinden sürükledi. Onların evden çıkmasıyla birlikte kaosun derinleştiğini, nispeten karamsar bir tabloya evrildiğini konuştuk. 

           

            Antikacılık mesleğini icra eden kahramanımız Resul'ün kırılan eserler için yaptığı Kintsugi sanatının, söyleşimiz sırasında yazarında hobi olarak uğraştığı bir etkinlik olduğunu öğrenince çok sevindik. Kitabın sinik ötekisi Resul, belki de kardeşi Rasih'in ölümünde yardım edemediği için kırılan kalbini o kintsugi ile mi onardı diye sormaktan da kendimizi alamadık.

 

Kulübümüzün kasım ayı okur toplantısından bir kare 

            Yazarımızın Mevsim Normalleri kitabında yer alan Kestane Ağacı adlı öyküsünün devamı niteliğindeki bu romanı, yakıcı ve sarsıcı olması nedeniyle kulübümüzde oldukça geniş bir yer buldu.

 

            Etkinliğimize katılan katılamayan, kalbi bizlerle olan herkese sonsuz teşekkürler...

30 Kasım imza gününde katılım gösteren üyeler


Özge Doğar - Minnina Işıkları Kapama

 


    Tarsus'ta, 2024 Kasım ayında kulübümüzün kapılarını, ilk kitabımız olan Minnina Işıkları Kapama adlı eseriyle sevgili Özge Doğar eşliğinde açtık. 9 Kasım'da ilk toplantımızı, 11 Kasım'da da ilk söyleşimizi ve imzamızı gerçekleştirdik.

Özge Hanım'a içten söyleşisi ve cevapları için kalpten teşekkürlerimizi edip kulüp notlarımızı paylaşmaya başlıyoruz. 



Not: Kitap incelememizde sürprizbozan (spoiler) çokça yer almaktadır. 



    Kitabımızın kapağındaki yumurta dönüşümü, çoğalmayı ve yenilenmeyi simgeliyor. Minnina, Doğu Akdeniz havzasında yaşayan Arap asıllı komşularımızın "bizden olan" anlamına gelen bir isimdir. Yazarımızın etnik kökenini ve geleneklerini ne kadar önemsediğini inceleyerek bu farklılığı hatırlatması nedeniyle memnuniyet duyduk. Kitabı eşi İlker Bey'e atfetmesi de bence oldukçe şık bir jest :)

    Kitabımızın başkahramanı Ece, kendinden kaçarken Dünya'yı dolaşan genç bir doktor. Hıncını bedeninden çıkaran, sessiz ve kırılmış birisidir. Ailesindeki ensest ilişki sonrası travmasında adeta boğulmuştur. Sevgilisinin ihanetiyle kadınlığını daha da fazla sorgulayan, adeta bunalıma girmiş bir bireydir. Biyolojik ailesinden alınıp Adile Hanım ve eşiyle yeniden hayata dönmeye çalışmıştır Ece. Adile'nin tuttuğu defterde de Ece'yi tanıma kılavuzunu, tüm yaşadıklarını ve onların etkilerini görme şansı bulduk. Toplumumuzdaki ensest vakalarını ve onların suskunluklarına Adile'nin Ece hakkında yazdığı defteri çığlık oldu adeta. 

    Adile Hanım'ın romanda iki evi var; köyde ve Taksim'de. Köy evin geleneği, Taksim'dekinin moderniteyi sembolize ettiği kanısına vardık. Bunun yanı sıra, Adile Hanım Hırisi çorbası gibi bir geleneği devam ettirirken erkeklere özgü bu işi kadın olarak devam ettirerek moderniteyi de oluşturuyor. Taksim'in mekan olması da bilinçliydi bizler için. Kelime anlamı bölüşme, paylaşma olan Taksim; Hırisi çorbası gibi zenginin etiyle fakirin bulgurunun buluşup burada dağıtılması da bizler için oldukça güçlü bir semboldü. Öte yandan, Adile Hanım'ın kitapta belirli aralıklarla dile getirdiği "Men dakka dukka(Eden bulur)" cümlesiyle yöredeki komşularımızın hayatlarına dair ek ipuçlarını da edindik. 

    Hikmet ve Adile'nin gördüğü "kırık rüyalar" yazarın aile hayatında da yer alıyor. Rüyada bir nesne kırılıyor ve bu durum olumsuz olarak yorumlanıyor. Hem yazarın rüyalara getirdiği yorumu hem de bizlerde rüyanın ne denli etkili olduğunu yeniden düşündük. 

    Ece, çorba dağıtımı sırasında tanıştığı avukat Cavidan ile birlikte kurtuluşa eriyor adeta. Tabir yerindeyse, Cavidan o yumurtanın kabuğunu çatlatıp Ece'ye kendisi olma alanını sağlıyor. Ece'nin yaşadığı kadınlık bunalımını da aşmasına yardım ediyor Bunu da Ece'nin giydiği sütyen ile de biz okurlar da hissettik. Cavidan olmasının nedenini, başından sonuna kadar duruşu olması ile yorumladık. 

    Ece, Adile, Hikmet ve pek çok kahraman adı yazarın hayatından izler taşıyor. Bu adların bilinçli seçildiğini düşünmüştük ve yazarımız da teyit etti. Çünkü kitaptaki tüm güçlü karakterler yönlendirici, değişimin kıvılcımları görevini üstleniyor. Tüm bu iyi insanların hepsi ise Ece ve Adile için "minnina" oluyor. İyinin, dayanışmanın safında toplanıyoruz kahramanlarımızla beraber. 

    Kitaptaki anlatıcı kişilerin değişimini oldukça başarılı bulduk. Bu sayede dikkatimiz canlı kaldı ve hikaye içindeki akışa daha fazla dahil olmuş hissettik. Yazarımız ise bu konu üzerinde çokça çalıştığını dile getirdi. 

    Kitabımızın ve söyleşimizin sonunda anneliğin, kadınlığın, iyiliğin ve bir arada olmaklığın hepsini soruşturduk, sorguladık ve yazarımıza kitabı için teşekkür ettik. 

    Etkinliğimize katılan katılamayan, kalbi bizlerle olan herkese sonsuz teşekkürler... 


BİZ KİMİZ?

    Mersin'in Tarsus ilçesinde 30 yıla yakındır faaliyetini sürdüren Antik Sahaf Kitabevi'nin, 2024 Eylül ayı içinde oluşan ve başta Tarsus olmak üzere bölgemizin aktivitesi yüksek kitap kulübü olarak hayata merhaba dedik. Kulüp binamız olan Antik Sahaf Bistro Kafe'de yazarlı yazarsız, şiir ve müzikli toplantılar yapıyoruz ve modern Türk edebiyatımızın önemli isimlerini ilgili ay içerisinde okuyor, değerlendiriyoruz...