Özgür Mumcu, Dünyalılar (4 Ekim 2025)

 

Dünyalılar ile kitap kulübümüzün 14. değerli konuğu Özgür Mumcu ve Nazlı Berivan Ak (April Yayıncılık’ta editör, Türkiye Yayıncılar Birliği Genel Sekreteri), geçmiş yıllardan edindikleri Tarsuslu dostlarıyla daha verimli vakit geçirmek üzere şehrimize bir gün önce geldiler. 

Yaklaşık bir ayımı Özgür Bey’i tanımak için çıktığım dijital yolculuk, 3 Ekim günü somut hale dönüştü. 

Ne de güzel oldu… Kendimi tanıtmadım; ben Merve Özarslan. O gün, kendim için attığım önemli adımın farkında değildim.Yaşadığı hayattan nefes a için sığındığı sanat, insan ve edebiyatseverlerini buluşturan Antixahaf Bistro’da buluşmuştuk sonunda. Bize bu sığınağı sunan İsmail Kün, Aydın Korçak ve Çiğdem Korçak’a, hazırlık sürecinde bana sabırla ve şefkatle yaklaştıkları için teşekkür etmeden başlayamayacağım.  


Farkındayım, henüz güne başlayamadım.
O hâlde bir nefes alıp başlıyoruz…

İsmail Kün’ün açılış konuşmasıyla ismen tanışmış olduk: Özgür Mumcu ve Nazlı Berivan Ak.  

Artık Özgür Bey hakkında topladığım bilgileri paylaşma vaktiydi.

“Bütün fikirlere saygı… Hayır efendim. İnsanlar saygı konusudur; fikirler değerlendirme konusudur.” — Ioanna Kuçuradi

Kişisel tanışmaları önemsiyorum.  

Eserini oluştururken ona eşlik eden bilgisayar müzikleri mesela… Yeşili, doğayı önemsemesiyle Ayvalık’ta yazdığı bölümler… Karakterlerin her biri, yaşadığı hayatın deneyimleriyle bezenmiş.  

Uluslararası hukuk, gazetecilik, kitap, podcast… Kendi kalbinde yeşerttiği umudu yaymak için birçok yol deneyen; insanları dinlerken nazik, biri hakkında konuşurken saygılı… İçsel motivasyonuyla kendi yöntemini doğrudan söylemeden hissettirecek kadar “kendisi” olabilmiş bir yazar…  

Biz hayran kaldık.  

Sorularımızı içtenlikle cevapladı, kaygıma alan açtı; kendim gibi olabildim. Ve çok keyifliydi.

Şimdi sorulardan ve cevaplardan bahsetme zamanı.

Neden İstanbul?

Çünkü içinde bulunduğumuz toplumun birlikte güzelleşebilmesi için, tanıdık gelen unsurları barındırması gerekir.  


Yakınlık ilkesi (Gestalt psikolojisi) Neden uzaylılar?

Artık “öteki” olmak için çok fazla bileşene ihtiyaç yok. Dijital teknolojinin gelişmesiyle algoritmalar, kişinin kendi içindeki haklılığını artırdı ve artık her birimiz diğeri için öteki olabiliriz.  

→ Sosyal Kimlik Kuramı (Henri Tajfel & John Turner) Neden biyoakustik uzmanı?

Çünkü ekolojik sorunları duymamız gerekiyor. Doğamızın bozulması, kendi dengemizin de bozulmasına yol açar.  

→ Ekopsikoloji

Neden karizmatik kâhin, yeni dinler?

İnsanların arayışlarının yankısı görmezden gelinemezdi.  

→ Postmodern yaklaşım

Neden bilgi manipülasyonu ve teknoloji?

Her birimiz kendimizi yalnız ve kaygılı hissederken, çareyi akla en yakın olanda değil, en kolay ulaşılabilir olanda ararız.  

→ En az çaba ilkesi (George Kingsley Zipf, 1949) Neden komplo teorileri?

İnsan, hayatta kalma refleksiyle aidiyete ihtiyaç duyar. Aynı şeye inanmak bile bir “kök” hissi yaratır. Çoğu zaman fikir sorgulanmadan, yalnızca kabul gördüğünü hissetmenin peşinden gideriz. 

→ Aidiyet Kuramı (Baumeister & Leary, 1995)

Bu kitabı okuyan herkesin, kendi içindeki donanıma göre bir bağlam oluşturacağına eminim.  

Ciddi bir envanter taraması içerdiği açık.  

İlk kitabından sonra 9 yıl geçmesine rağmen, bu eser sitem duygumuzu azaltıyor.

Peki, bu kitap bir Türkiye romanı mıydı?  

Bana kalırsa hem öyle hem de öyle değil. Çünkü yalnızca Türkiye kitabı diyemem; zira insanın davranış biçimleriyle bezenmiş, çok “dünyalılar” bir kitap.   




Seyfettin Araç, Zamanı Tanrı Yaşar (06 Eylül 2025)

 “Zamanı Tanrı Yaşar” ismini verdiği kitabıyla kitap kulübümüzün 12. konuğu olan Seyfettin Araç’ı havaalanından almaya, söyleşinin moderatörlüğünü de üstlenecek olan üyemiz sevgili Murat Çeliker ile birlikte gittik. Dönüş yolunda sıcaktan, havadan sudan başlayan sohbet Bistro’ya yaklaşırken, tarihe, edebiyata ve tabii ki Zamanı Tanrı Yaşar’a gelmişti bile…

  Her Kitapta Farklı Bir Üslup

 Bistroya tam vaktinde geldikten ve yarım saat kadar dinlendikten sonra İsmail Kün’ün açılış konuşmasının ardından başlıyordu etkinlik. Moderatörümüz Murat:“İlk kitabınız şiir. İkinci kitabınız Sevgili Yalnızlık’ ta bir kadın ve bir erkek Likos ve Tidu. Mekân İstanbul ve bir odadayız. Likos iflah olmaz bir hayalperest, Tidu iflah olmaz bir gerçekçi. Sanki bir düşün içindeler, zamansızlığın yarattığı bir zaman boşluğunun içinde… Yasaklı kelimeleri kullanmadan uzun uzun sohbetler ediyorlar. İkinci romanınız Unutulmuş Topraklar. Roman, Mardin’de unutulmuş bir köyde geçiyor ve son kitabınızda bizi Fransa sahillerinde gezdiriyorsunuz.” Diyor ve ekliyor, “Her kitapta farklı bir tür ve farklı yazım şekli belirlemeyi özellikle mi planlıyorsunuz?” Yazar bunu sadece kendi romanlarına değil, hiç kimsenin romanına benzememesi için yaptığını söylüyor ve edebiyatta söylenmemişi söylemek ve denenmemişi denemek istediğini ekliyordu. Yaptığı işi aşkla yapanlardan olduğunu ve her sabah işe gider gibi, yazının başına geçtiğini ifade ediyordu.

 Altı Anlatıcı, Altı Farklı Coğrafya

 Orhun Abidelerinde yer alan Kül Tigin anıtında, Bilge Kağan tarafından kardeşi Kül Tigin için söylenen, “Zamanı Tanrı yaşar, insanoğlu hep ölmek için yaratılmıştır” cümlesini eksenine alarak altı farklı karakter, altı farklı anlatıcı ve altı farklı coğrafya üzerinden ölüm kavramını sorguluyorsunuz. Buna bağlı olarak iki sorum var. Birincisi, kitabın adı neden “Zamanı Tanrı Yaşar?” Ayrıca altı karakteri, altı farklı coğrafyaya bağlayarak anlatmak pek kolay olmasa gerek. İkinci sorum, bunu yaparken neyi amaçladınız?

-Öncelikle bu romanın ismini “Kefaret” diye düşünmüştüm. İkinci isim de “Zamanı Tanrı Yaşar” idi. Editörüm ikincisini önerdi ve beni ikna etti. İkinci sorunuz için de, edebiyatımızda daha önce denenmemişi denemek istedim ve buna çok çalıştım diyebilirim. Altı karakteri de bütün özellikleriyle yansıtmaya çalıştım.

 Duyduklarımız ve Yaşadıklarımız

 Sevgili Araç, bu hikâyede gerçeklik ne kadar, kurgu ne kadar? Ayrıca sizi bu konuda yazmak için ne harekete geçirdi? Anlattığım ilk karakter Mikail çok yakın arkadaşımdı. Fakat onun, önemli hastalığın pençesinde kıvrandığından haberim yoktu.  Birlikte düşüp kalktığımız, gezip tozduğumuz arkadaşımın hayatını elinden alacak olan hastalığını bana -en yakın arkadaşı olan bana- söylememesi beni çok üzmüştü. Yıllarca bu kırgınlık içimden gitmedi. Romanın konusuna gelince… Yetiştiğimiz coğrafyada yaşanmış olan köy boşaltmalar, sürgünler, işkenceler gibi acı şeylerin anlatılarıyla büyüdük. Ve fakat biz büyürken de durum hiç değişmedi.  Çocukluğumuzda anlatılanlar, biz büyürken de çevremizde yaşanıyordu zaten.

 Neden Kapadokya?

 Anlattığım hikâyenin gerçekliği göz önünde bulundurulduğunda, kahramanların yakınlarının rahatsızlıklarını hissettiğimden önce isimleri değiştirdim. Sonrasında coğrafyayı da değiştirmem gerekti. Çünkü hikâye aynı coğrafyadan anlatıldığında isimler değişmiş bile olsa aileler rahatsız olabilirlerdi.

 “Dante Gibi Ortasındayız Ömrün”

 “Ölümden korkmak anlamsızdır; çünkü yaşadığımız sürece ölüm yoktur, ölüm geldiğinde ise artık biz yokuz” der Epikuros. Siz, Bilge Kağan’ın kardeşi Kül Tigin için söylediği, “Zamanı Tanrı yaşar, insanoğlu hep ölmek için yaratılmıştır” sözünü sıkça düşündüğünüzü söylüyorsunuz bir röportajda. Siz ölüm hakkında ne düşünüyorsunuz?

-Dante, İlahi Komedya' yı yazdığında otuzbeşindedir. Romanın kahramanı da öldüğünde o yaşlardadır. Ölüm tek gerçektir ve ben edebiyatımla ölümsüz olmak istiyorum.

 Özür Dilemek

 Verdiğiniz röportajlardan birinde, yılın belli bir dönemini yurt dışında geçirdiğinizden bahsetmişsiniz. Oradan nasıl görünüyor ülkemiz?

-Acıyorlar bize. Halimize üzüldükleri, bize bakışlarından belli. Aslında bütün ülkelerin tarihlerinde, utanacakları olaylar olmuş. Fakat Almanlar özür dilemişler ve mağdurlara yıllardır tazminat ödüyorlar. Başka örnekler de var bu konuda. Bizim ülkemizde ise fenalıklar bitmek bilmiyor.

 Hiç Kimsenin Yapmadığını Yapmak İstiyorum

 Yaşar Kemal okuyarak büyüdüğünüzü söylemişsiniz. Son olarak Türkiye edebiyatını düşündüğünüzde, kendi edebiyatınızı nasıl bir yerde görüyorsunuz?

-Dergilerde yazdığım yazılarda yazılmamış konulara değinmek, şiirde işlenmemiş temaları işlemek ve romanlarımda denenmemiş tarzları deneyerek edebiyatımı yükseltmek istiyorum.

Edebiyatımı modern Türk edebiyatı olarak adlandırıyorum.

 Yaklaşık iki saat kadar süren söyleşi, kulüpten dostlarımızın sorularından sonra moderatörümüz Murat Çelikel ve Seyfettin Araç’ın teşekkür konuşmalarıyla sonlandı.

 Araç’ın, kitaplarını okurlar için imzalamasıyla birlikte, kitap kulübümüzün 12. okuma kitabı “Zamanı Tanrı Yaşar”  buluşması da sonlanmış oluyordu.

 

 

 

Esra Kâhya-Tepsideki Melek (20 Haziran 2025)

Adını haber sitelerinde 2021’de “Kambur” isimli dosyası Ahmet Hamdi Tanpınar Roman Ödülü’nü aldığında duyduğumuz, 2023 yılına gelindiğinde İletişim Yayınları arasından çıkan öykü kitabı “Benim Rüyalarım Hep Çıkar” ile dikkatleri üzerinde çeken ve geçtiğimiz aylarda yine İletişim Yayınlarından çıkan ikinci romanı “Tepsideki Melek” ile okurlarının gönlünde taht kuran Esra Kâhya, 20 Haziran’da kulübümüzün konuğuydu.

Bir yaştan sonra bütün yolculuklar sanki geriye yapılıyordu.
















"Tepsideki Melek” in kahramanı Güliş yolculuğunu geriye yaparken yazarı, 21 saatlik bir yolculuğun ardından şehrimize gelmişti. İnsan yorulurdu elbet ama Kâhya,  Çiğdem’le Özge’nin yarenliğiyle hem tarihi kentimizin tozlu kaldırımlarını arşınlayabildi hem de sahafımızda sabah kahvesini koyu bir sohbetle tatlandırarak içebildi. Sonra da dinlenmeye çekildi.

Nerede bu “Kambur”?

Etkinlik için bistroya geçen Esra Kahya’yı erkenci okurları büyük bir heyecanla karşıladı. Söyleşi öncesinin hasbihâli özellikle bir sorunun etrafında dönüyordu: Nerede bu Kambur? Telif süresi nedeniyle yayınevi tarafından basılamayan kitabın yakında yeniden basılacağı müjdesini yazarından alan okurlar yerlerini aldıktan sonra söyleşi Çiğdem Korçak’ın moderatörlüğünde başladı:

Ethem Baran’dan cesaret ve ödüllü kahvaltı

Yazma serüveninin okul çağında şiir ve kompozisyon yarışmalarına katılarak başladığını belirten ve elde ettiği başarıları biraz da utanarak zikreden Kahya, şiirin yanı sıra öykü de yazdığını, sevdiği yazarlardan Ethem Baran’ın cesaretlendirmesiyle de roman dosyasını 2011’de Osman Gazi Belediyesinin düzenlediği Ahmet Hamdi Tanpınar Roman Yarışması’na gönderdiğini, yarışmada birinci olduğunu evde kahvaltı hazırlarken öğrendiğini ve o andaki heyecanını tarif edemeyeceğini belirtti.

Hep o ilk cümlenin peşinden…

Sayılardansa kelimelerle oynamayı daha çok sevdiğini ifade eden Kahya,  yazarken hep o ilk cümlenin peşinden gittiğini ve belirli bir plana bağlı kalmadan yazdığını da ekledi.

Çocukluğumun sesleri…

Yazar;  eserlerindeki yansıma kelimelerin fazlalığının nedeniyle ilgili bir soruya karşılık olarak çocukluğunun “cıss”, “öcü”, “böö” gibi kelimelerin etrafında döndüğünü çocuk karakteri olan anlatılarda bu sesleri kullanmaktan çekinmediğini söyledi.

Ve “Tepsideki Melek”

Romanın ilk anlatıcısı Güliş’in biraz kendi çocukluğu olduğunu, kendisinin de küçük yaşlarda eşyalarla ilişki kurduğunu, bunu da romanda kullandığını belirten yazar,  kendi yaşamından izler taşımasına rağmen otobiyografik bir roman yazmadığını, beş kuşağı anlatan bir aile romanı yazdığını belirtti.

Kötü kadın mı, Nevra mı?

Nevra’nın travmasına rağmen çocuk sahip olmasının kimi okurlarca yanlış bulunması üzerine söyleşinin bir bölümünde Nevra’nın travmaları tartışıldı ve Kahya’nın bir karakter yaratmada ne kadar başarılı olduğu anlaşıldı.

Anasır-ı Erbaa ve Gömme Biçimleri

“Güliş, annesinden kalan eşyaları neden bodruma gömdü?” yazar, söyleşinin sonunda kendisine yöneltilen bu soru üzerine metindeki diğer gömme biçimlerini de hatırlattıktan sonra kahramanlarının ölülerden kalan eşyalardan ve onların yükünden maddi âlemin dört ana unsuruna atıfta bulunan eylemlerle(yakma, toprağa gömme, suya atma, rüzgâra savurma) kurtulduğunu belirtti.

Çiğdem Korçak’ın ve İsmail Kün’ün teşekkür konuşmalarıyla biten söyleşinin ardından okurları için kitaplarını imzalayan Esra Kâhya 21 saatlik bir yolculuktan, tanışıklıklardan, sohbetlerden kendine kalanlarla -belki de bir ilk cümleyle- bistrodan ayrılıp kadim şehrimizin çoktan boşalmış sokaklarından yürüyerek bu uzun günü bir dost evinin samimiyetinde sonlandırmaya çekildi.


Yavuz Ekinci - Aziz


Öyküleriyle 2005 yılında Haldun Taner, 2008 yılında da Yunus Nadi Ödüllerine layık görülen Yavuz Ekinci, 24 Mayıs 2025 Cumartesi günü Kulübümüzün 10. Yazarı olarak yeni kitabı Aziz ile konuğumuzdu.

Ekinci, kulübümüzün 10. Konuğuydu fakat biz onu, ilk kitabı Meyaser’in Uçuşu, 2004 yılında Cadde Yayınları’ndan çıktığından bu yana biliyor ve takip ediyorduk.

Öykülerinde dışlanmış, toplum kenarına itilmiş insanların yaşam mücadelesine yer veren Ekinci edebiyatını inşa ederken, yine kendi coğrafyasında yaşamış insanların trajedilerine, uzun bir savaş ve çatışma döneminin tanıklıklarına geniş ölçüde yer vermiştir. Roman ve öykülerinde inanç dünyası ile mistik ögeleri de kullanarak yazınını oluşturan Ekinci, edebiyatımızın toplumsal gerçekçi kanadında yerini gün geçtikçe sağlamlaştırmaktadır. 

Kitabın kulübümüzce okunduğu mayıs ayı boyunca gerek, kulüp içinden gerekse de dışından yapılan yorumlar medya hesaplarımızda geniş yer buldu. Hatta dostumuz Ümit Aslan hocamız, önce kitaba yaptığı desenleri paylaştı. Ancak bununla yetinmeyen Aslan, kitaptaki bir sahnenin tablosunu yapınca etkinlik günü sevgili üyemiz Murat Çeliker ile Ekinci’yi havaalanından alınca Tarsus’a girer girmez, Ümit Hocanın atölyesinin bulunduğu eski evler sokağında bulduk kendimizi… Söyleşi sonunda Ümit Hoca’nın tabloyu Ekinci’ye hediye etmesi de telefonlarımızın galerilerinde yer tutacak özel anlardan biri olacaktı.

Önceki romanı Belki de Dünyanın Sonundayım’ da, hanedan coğrafyasında, taht için karşı karşıya gelen babalarla oğulların, diğer kardeşlerle mücadelesini odağına alıp iktidar mücadelesinin de izini sürerken son kitabı Aziz’de “Ben; tutkumun, hırsımın ve trajedimin eseriyim. Benim gibi biri hikâyesini asla anlatmamalıydı” diyerek aslında kitabının mottosunu ilk satırdan veriyordu. 

Romanın kahramanı Aziz Mirzade, dedesi ve babası gibi, hırslı ve tutkulu bir koleksiyonerdir. Keşfettiği ve ünlenmesinde katkı sunduğu ressam Timur’un intiharıyla birlikte onun da hayatı çok farklı bir şekilde değişecektir.

Timur’un intihar etmeden kısa bir süre önce Dante’nin İlahi Kamelya’sını yeniden yorumlayarak ortaya koyduğu üç eserden haberdar olan Aziz, kendisine hiç haber vermeden böyle bir çalışma yapmasına bir anlam veremez ve buna içerler. Tuvale resmedilmek yerine, kendisinin dışında kimliğini hiç kimsenin bilmediği üç farklı insanın sırtına dövme olarak işlenmiş eserlerdir bunlar. Aziz bu durumu öğrendikten sonra bu üç kişinin peşine düşer. Roman bu aşamada bir yanıyla polisiye ve bir yanıyla aşk macerasına dönüşecektir. Ayrıca İlahi Komedya bağlamında Cennet, Cehennem ve Araf temaları etrafında dolaşırken insan hayatı ile sanat arasındaki karmaşık ilişki ağı içinde hissederiz kendimizi bu sayfalarda.

“İnsanın bir konunun haklılığına gönülden inanmasından daha güçlü bir duygu yoktur. İnanıyorsanız sizi ne ahlak değerleri ne dinin yasakları ne de yasalar durdurabilir. İnanan birini ancak ölüm, yolundan alıkoyabilir,” diyen Ekinci, roman boyunca kahramanı Aziz’in yaptığı tüm eylemlerin temeline inancı yerleştiriyor. İnancın ve tutkunun ahlak, din ya da yasaların ötesinde nasıl bir güç oluşturduğunu vurgulayan Ekinci, romanı bu yönüyle de yalnızca resim sanatı üzerine bir kitap olmaktan çıkararak evrensel bir temaya büründürüyor.

Söyleşi sırasında üslup bahsinin konuşulduğu bölümde Ekinci, grotesk ögelerle bezenmiş ve absürtlüğün gerçeklikle iç içe geçtiği bir dünya sunduğunu; böylece romanda, hem sanatsal hem de felsefi yoğunluğa ulaştığına işaret ediyordu. Aziz Mirzade karakterini yalnızca bir koleksiyoner olarak değil, aynı zamanda kendi iç dünyasında çatışmalar yaşayan, tutkusu ve hırsı arasında gidip gelen bir figür olarak kurguladığını da sözlerine ekliyordu.

Söyleşinin burasında Murat’ın “Leonardo’nun Yahuda’sı” kitabında İsa’nın Son Yemeği’ni deşen Leo Perutz, o son yemekteki kötülüğün simgesi Yahuda’ya koca bir şehrin çarşı-pazarında yüz ararken; “Bu dünyada zaman zaman ihanet ve kötülük etmeden ayakta kalarak eserine hizmet edebilen kim var ki!” dediğini hatırlatarak söyleşiye başka bir boyut getiriyordu.

Hatice Hoca, bedenindeki nakışları bir sır gibi saklayan ve asla ifşa etmeyen yaşlı bir bilge kadının terbiyesi ile büyüyen Aziz’in sonraki yıllarında dövmenin iz sürücüsü olmasının ilginçliğini vurgulayarak söyleşiye katılıyordu. Kütahya’dan sorduğu soruyla etkinliğe katılan Kübra ise, kitabın bir üçleme olabileceğini belirtiyor ve Timur’un intiharı meselesinin doğalmış, sanki bekleniyormuş gibi anlatıldığını belirterek sorusunu soruyor. Timur neden İntihar etti?

Ekinci, ilerde bir devam romanı yazıp yazmayacağını bilemediğini ve şimdilik romanın bittiğini söylüyor ve Timur’un intihar meselesini de, romanın esas derdini yani hırslarımız ve tutkularımız yoğunlaşmış dikkatin dağılabileceği için fazla uzatmadığını söylüyordu. O sırada salondan gelen peki “Davut’u gömdükten sonra yolda rastladığı kirpiyi veterinere götürmesine ne diyeceksiniz, böyle bir cinayeti işleyen biri yolda karşısına çıkan bir hayvanı veterinere niye götürürsün?” Yazarımız bu soruya da kahramanı Aziz’in, tutku ve inancının dışında, insani duyarlılıkları da olduğuna dikkat çekmek istediğini belirtiyordu.


Söyleşinin son bölümünde ise, güneş ile başlayıp çarkla biten 26 simge (dag) , kitabın her bir bölümünün sonuna yerleşerek romana ayrı bir görsellik de katmış olduğu bütün katılımcıların ortak görüşü olurken “27. Dag nerede?” diye sorduğumuzda ise Ekinci’nin cevabı, “27. Dag sizsiniz” diyordu.

Yaklaşık üç saat süren söyleşi sonunda konuğumuz kitaplarını imzalarken, henüz bir yılını doldurmadan hemen her hafta başka bir etkinlikle dolup taşan, binası eski kendisi yeni Bistromuz yine güzel bir etkinliğe ev sahipliği yapmış olmanın haklı gururunu yaşıyordu.

 

Taçlı Yazıcıoğlu - İncirlik Yazı


    Mayıs ayının ilk haftası yazdan ödünç alınmış sıcak bir gün ve kulübümüzün 9. Okuma kitabı İncirlik Yazı’ını yazarı Taçlı Yazıcıoğlu konuşuyoruz. Kendisine ilk olarak sıcağa övgü düzen ilk sayfayı proloğu soruyoruz. Hani şu cümleyle biten “Sevmeyene, hırpalayana, yüz vermeyene daha çok düşer ya gönül, öyle aşığızdır ona. Gelsin istemeyiz, gelmeyince de bekleriz. Sarıp sarmalasın, hiç yanımızdan ayırmasın, yaktıkça yaksın ki, her şerden arındırsın”

    Taçlı aslında sıcağı sevmediğini ama romana mekân olan kentin Adana olduğunu düşündüğümüzde ve anlatılan hikâyenin yaz mevsimine denk geldiğinden böyle bir şey düşündüğünü söyledi.

    İlk kitabı Hep Sondan Başlar’ın da adı gibi sondan başladığını söylediğimizde ise, kitabı birkaç anlatıcı üzerinden üç kez yazdığını en sonunda bir tarihten, biraz geriye giderek o zamanlar 11 yaşında olan Belgi’nin gözünden anlatmanın yerinde olduğuna karar verdiğini söylüyor. Burada kitabı biraz hatırlayalım.

    Kitap 1995 Adanasında başlıyor. Anlatıcımız Belgi büyümüş avukat olmuş ve Hikmet abisinin yanında staja başlamış. Günlerden bir gün, geçmişi hatırlıyor ve bizi de yanına alarak 1983’e götürüyor. 6 Haziran Adananın kavurucu sıcağı…

    Bir sorumuz da buradan geliyor: neden yaz? Pandemi günlerinde bir 6 Haziran’da Adana’ya gelirken romanın da böyle başlaması gerektiğini düşündüğünü ifade ediyor.

Anlatmaya devam ediyoruz.  O yıllarda İncirlik üssünün etrafında Amerikalı askerlerin mesken tuttuğu sokaklarda başlayan bir aşk sonrasında yaşanan bir cinayet. İstanbul’dan gelmiş öğretmen bir anne Vildan, İncirlik üssünde çalışan bir baba İsmail ve 16 yaşında ablaya (Alin) sahip bir ailenin en küçük kızı Belgi… O yılların Adanasında İngilizce konuşabilen nadir ailelerden olmanın gururu ile karşı dairelerine taşınan David ile hayatlarının değişimi… David ve onun yakın arkadaşı Cemal… Cemal Belgi’nin ablası Alin’e ilgi duymaya başlar. Eser Apartmanı sakinleri ve Adana eşrafı için bu hoş karşılanmayacağı gibi zamanla yaşanılan olaylar. Darbenin ardından gelen yasaklar henüz çok yeniyken sıcak adana gecelerinde sinema salonlarında yasaklanan filmler, Yaşar Kemal ile ilk tanışma, bir cinayet ve Anadolu insanının naif yaşamına dair anılar. Ve kitaplar…

Romanda bütün bunları, 11 yaşındaki kız çocuğunun gözünden okuyoruz. Ayrıca İncirlik hava üssünün Adana’daki sosyolojik ve kültürel dönüşümü nasıl şekillendirdiğini, delikli tuğla ile havalanan apartman merdiven sahalarını, açık bırakılmak zorunda kalan evleri ve tabi ki onların (Vildan’ın ilk zamanlarda çok şaşırdığı) demir kapıları ve iç kapıları açık evleri.

İyi yazarlar okurlarını başka yazarlara götürürler” diye bir cümle okumuştum bir yerde. İncirlik Yazı’nda da Taçlı Yazıcıoğlu bizi, Kemaller’ in yanında Kaçakçı Şahan’la Bekir Yıldız’a, Bülbülü Öldürmekle Hurper Lee’ye vb. birçok yazara götürmekle birlikte belleklerimizde Yaşar Kemal ve Orhan Kemal anlatılarında kalmış Adana algımızı günümüze yaklaştırması açısından ayrı bir önem taşıyor İncirlik Yazı.

Ve şu alıntıyla bitirmek isterim bu irdelemeyi, “Bitmiş gitmiş bir hikâye bu, ta orada kalmış. Neredeyse unutulmuş. Impala çarpsa, tekmelense, alsa satılsa kaç yazar. Ölüler onları hatırlayanlar kadar yaşar. Herkes birliktir bu işte, içi dağlansa da hiçbir şey olmamış gibi yapar.

Etkinliğimize katılan katılamayan, kalbi bizlerle olan herkese sonsuz teşekkürler...


Seray Şahiner - Vatan Millet Samatya

 Bir yazar düşünün; annesinin karnına düştüğünde “Ben yazar olacağım” diye fısıldamış, sevdiği yazarlara ulaşmak için üniversitede fanzin çıkarmış. Üniversite hayatının son düzlüğünde hazırladığı ilk dosyası “Gelin Başı” ile dereceye giren ve Can Yayınları’nda eseri kitaplaştığında yalnızca 23 yaşında olan bir yazar düşünün. 

İşte bu yazar, son romanı Vatan Millet Samatya ile yedinci kitabımızın yazarı Şahiner. Garsonluktan konfeksiyon işçiliğine, muhabirliğe ve yüksek lisansıyla sinema dünyasına yelken açan geniş ufukların sahibi bu eşsiz insan, 15 Mart 2025 cumartesi günü konuğumuz oldu. 

Not: Kitap incelememizde sürprizbozan (spoiler) çokça yer almaktadır.


On beş yıllık bir çalışmanın ürünü olan ve Doğan Kitap etiketiyle raflarda yerini alan Vatan Millet Samatya, Melek ve kızı İnci üzerinden üç farklı kuşağın anlatımı şeklinde karşımıza çıktı. Bu temanın içerisine; 70’lerden 90’lara Menderes’ten Özal’a uzanan bu uzun koşuda kadın olma halleri, erkek olmaklığın, göçün ve kentleşmenin dönemler boyunca ailelerimizde hangi etkileri olduğunu okuduk 275 sayfa boyunca. 

Romanda 70’ler ve 90’lar, 80’li yıllara kıyasla görece daha uzun anlatılmış. Bizlere göre ise bunun nedeni, 80 darbesi ve sonrasında geçen bu kötü zamanların unutulmak istenmesinden kaynaklıdır. Şahiner ise kasıtlı bir şekilde 80 kuşağını daha hızlı anlatmış romanında. 

Zaman geçip radyolar yerini televizyonlara bırakırken İstanbul’un kalbi tarihi yarımadanın gözbebeği Samatya’nın ve Fatih’in geçirdiği merhaleler –belki deformasyonun- elimizden tutup büyüttü kahramanımız Melek’i. Günümüzde televizyon ve ana akım medya yerini internet gazeteciliği ve “Youtuber” olmaklık ile değiştirdi. Tam da söyleşimizin olduğu hafta içerisinde, Duvar gazetesi kapandı ve Google algoritmasını internet gazeteciliğinin aleyhinde değiştirdi. İletişim fakültesi mezunu ve Sinema Ana Bilim Dalı’nda yüksek lisans yapan Şahiner’e bu durumu sorduğumuzda; öncelikli olarak derin bir altyapı yatırımı yapmamız gerektiğine değindi. 

Yazarımız kulüp üyelerimizle 

Tüm eserlerinin çatı unsurlarından bir tanesidir toplumsal sorunlarımıza mizah ve ironi unsurlarını usta aşçı edasıyla eklemesi. Eserlerin zarafetini daha da ayrıcalıklı kılıyor. Şahiner, bu üslubun kendi gerçekliği olduğunu ve bu üslubu yaşamının şekillendirdiğini ifade etti. Bunun dışında bir dil oluşacaksa dahi bunun, yaşamının bir getirisi olacağını belirtti. 

Edebiyatın iyiyle işi olmadığını, iyi ve kötü kadın yahut erkek tüm karakterlerin eserlerinde var olduğunu söyledi kıymetli yazarımız. Bu iyi ve kötü zıtlığının ülkemizdeki tüm alanlarda aksak ve şen bir ritimle gerçekliğimizden kopmadan yansıtıyor yazarımız. 

Etkinliğimize katılan katılamayan, kalbi bizlerle olan herkese sonsuz teşekkürler...

Cabir Özyıldız - Dünyanın Bütün Karıncaları

 

    Şubat ayının son günlerini soğuğa inat bir ılık Pazar günü ve altıncı kitabımızın konuğu Cabir Özyıldız ile geçirmenin mutluluğu paha biçilmez oldu kulübümüz için. Çukurovamızın son dönemdeki dinamik kalemlerinden olan yazarımız, ikinci kitabı “Dünyanın Bütün Karıncaları” ile edebiyat dünyamızda yeni ufukları müjdeledi, neşeli ve içten sohbetiyle bizlere edebiyatın iyileştirici gücünü hatırlattı.

 

    Dünyanın Bütün Karıncaları, on öykünün birleştiği ve cevherinde evrenselliğin barındığı bir eser olarak çıktı karşımıza. Filistin’le başlayan “Başlangıçların Annesi” öyküsü elini 6 Şubat 2023 depremlerine uzatırken “Unutmayın Ha!” öyküsüyle bu eli biz okuyucularına da açıyor.

Not: Kitap incelememizde sürprizbozan (spoiler) çokça yer almaktadır.

 

    Şiir ve deneme türlerinde çalışmalar yaptıktan sonra öykü yazmaya karar veren Özyıldız, öykülerini yazarken duyarlılığına değen, kalbine dokunan veya dertlendiği insan ve olayları kaleme alıyor. İkinci öykü kitabının adını, içinde umut barındırdığı için seçtiğini ifade etti. İki kitabı arasındaki bir buçuk yıllık süreç 6 Şubat depremleriyle, hayat koşturmasıyla, okumalarına devam etmekle ve her sabah 03.00 sularında uyanıp işe gidene kadar yazmakla geçmiş yazar tarafında.


 

    Çoğunlukla dijital ortamda öykü paylaşan yazarımız; matbuat dünyasının dar çerçevesinin değiştiğini belirtirken dijitalleşmenin getirdiği hıza da bu yolla ayak uydurduğunu vurguladı. Bu öyküleri paylaşırken kendisine aşinalık okur kitlesi oluştuğunu dile getirdi. Yazar, önceden reddedilen öykülerini attığını, bazı öykülerini ise üzerinde çalışıp güncellediğini belirtti. Bu güncellenen öyküleri okumak için sabırsızlanıyoruz. 😊

    Kulüp üyelerimizden Neslihan Hanım, öykülerdeki yerel söyleyişlerin değerli, kolektif hafızayı canlı tutan özelliğini vurguladı. İki öykü kitabının karakterlerle ve olaylar anlamında iç içe geçtiğini belirtip bizlere farklı bir bakış açısı sundu. Öte yandan, ikinci kitabının daha evrensele yöneldiğini ifade eden Neslihan Hanım’a yazarımız da fikren katıldı. Kendilerine sonsuz teşekkür ediyoruz.

 

    Sen Aşktan Ne Anlarsın Be Emmi öyküsündeki karakterin kafası karışık. Devrimci tedrisattan geçmiş, ülkenin sorunuyla dertleniyor, biraz agresif ve biraz Alevi 😊 Çelişkilerimizle var olduğumuzu yeniden anımsıyoruz Murat Bey’in yorumu sayesinde. 



    Bilmeyenlerimiz için Filistinli yazar ve şair, Mahmud Derviş ile tanışmanın kulüpte sürpriz bir kazanım olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Başlangıçların Annesi öyküsündeki kahraman isimlerinin de önemli bir simge olduğunu öğreniyoruz. Ebu Ali Mustafa, THKC’nin merkez komite üyesiyken Leyla karakteri Filistin’in ilk kadın gerillası olan Leyla Halid’e selam verir. Um Ammar Yaser Arafat’ın kod adı, Meryem Abu Dakka ise Meryem olarak hikayeye kasıtlı gitmiştir. Yazar Filistin meselesini hem çok önemser hem de Mahmud Derviş’e değerini yeniden bu öyküyle de kendince vermek ister.

 

    Her öykü kendi dilini çağırıyor yazarımıza göre. Özellikle bir üslup kaygısı duymuyor ve ayrıca bu üslubu bir noktada imzası olarak düşünüyor.

    Buzdan Tuğlalar öyküsünde kadın ruhunun çok iyi yansıtıldığını ifade etti üyemiz Çiğdem Hanım. Yazarımıza göre de okumak da yazmak da bir çeşit empati kurma sanatıdır. Ruhu, düşünce sistemi, sistematiği iyi analiz edilirse buna benzer öykülerin yazımının kolay olduğunu belirtiyor. Yazarımız, Leylaklar Açmış Gördün Mü öyküsünde yer alan ölmek üzere olan kadının bilinç akışını yazmakta daha da fazla zorlandığını vurguladı. Vurulma anına yazar olarak kendisinin de ayrıca üzüldüğünü ifade edip çağımızın başka bir sorunu olan duyarsızlığı da bu öyküsünde işlediğini dile getirdi.


Yazarımız son dönem okumalarında Ferhat Emen, Deniz Faruk Zeren gibi yazarların isimlerini verirken genç kalemlere selam vermeyi de ihmal etmiyor.

 

Klasikleşen kulüp üyelerimiz ve yazar pozumuz


    
Etkinliğimize katılan katılamayan, kalbi bizlerle olan herkese sonsuz teşekkürler...