Yavuz Ekinci - Aziz


Öyküleriyle 2005 yılında Haldun Taner, 2008 yılında da Yunus Nadi Ödüllerine layık görülen Yavuz Ekinci, 24 Mayıs 2025 Cumartesi günü Kulübümüzün 10. Yazarı olarak yeni kitabı Aziz ile konuğumuzdu.

Ekinci, kulübümüzün 10. Konuğuydu fakat biz onu, ilk kitabı Meyaser’in Uçuşu, 2004 yılında Cadde Yayınları’ndan çıktığından bu yana biliyor ve takip ediyorduk.

Öykülerinde dışlanmış, toplum kenarına itilmiş insanların yaşam mücadelesine yer veren Ekinci edebiyatını inşa ederken, yine kendi coğrafyasında yaşamış insanların trajedilerine, uzun bir savaş ve çatışma döneminin tanıklıklarına geniş ölçüde yer vermiştir. Roman ve öykülerinde inanç dünyası ile mistik ögeleri de kullanarak yazınını oluşturan Ekinci, edebiyatımızın toplumsal gerçekçi kanadında yerini gün geçtikçe sağlamlaştırmaktadır. 

Kitabın kulübümüzce okunduğu mayıs ayı boyunca gerek, kulüp içinden gerekse de dışından yapılan yorumlar medya hesaplarımızda geniş yer buldu. Hatta dostumuz Ümit Aslan hocamız, önce kitaba yaptığı desenleri paylaştı. Ancak bununla yetinmeyen Aslan, kitaptaki bir sahnenin tablosunu yapınca etkinlik günü sevgili üyemiz Murat Çeliker ile Ekinci’yi havaalanından alınca Tarsus’a girer girmez, Ümit Hocanın atölyesinin bulunduğu eski evler sokağında bulduk kendimizi… Söyleşi sonunda Ümit Hoca’nın tabloyu Ekinci’ye hediye etmesi de telefonlarımızın galerilerinde yer tutacak özel anlardan biri olacaktı.

Önceki romanı Belki de Dünyanın Sonundayım’ da, hanedan coğrafyasında, taht için karşı karşıya gelen babalarla oğulların, diğer kardeşlerle mücadelesini odağına alıp iktidar mücadelesinin de izini sürerken son kitabı Aziz’de “Ben; tutkumun, hırsımın ve trajedimin eseriyim. Benim gibi biri hikâyesini asla anlatmamalıydı” diyerek aslında kitabının mottosunu ilk satırdan veriyordu. 

Romanın kahramanı Aziz Mirzade, dedesi ve babası gibi, hırslı ve tutkulu bir koleksiyonerdir. Keşfettiği ve ünlenmesinde katkı sunduğu ressam Timur’un intiharıyla birlikte onun da hayatı çok farklı bir şekilde değişecektir.

Timur’un intihar etmeden kısa bir süre önce Dante’nin İlahi Kamelya’sını yeniden yorumlayarak ortaya koyduğu üç eserden haberdar olan Aziz, kendisine hiç haber vermeden böyle bir çalışma yapmasına bir anlam veremez ve buna içerler. Tuvale resmedilmek yerine, kendisinin dışında kimliğini hiç kimsenin bilmediği üç farklı insanın sırtına dövme olarak işlenmiş eserlerdir bunlar. Aziz bu durumu öğrendikten sonra bu üç kişinin peşine düşer. Roman bu aşamada bir yanıyla polisiye ve bir yanıyla aşk macerasına dönüşecektir. Ayrıca İlahi Komedya bağlamında Cennet, Cehennem ve Araf temaları etrafında dolaşırken insan hayatı ile sanat arasındaki karmaşık ilişki ağı içinde hissederiz kendimizi bu sayfalarda.

“İnsanın bir konunun haklılığına gönülden inanmasından daha güçlü bir duygu yoktur. İnanıyorsanız sizi ne ahlak değerleri ne dinin yasakları ne de yasalar durdurabilir. İnanan birini ancak ölüm, yolundan alıkoyabilir,” diyen Ekinci, roman boyunca kahramanı Aziz’in yaptığı tüm eylemlerin temeline inancı yerleştiriyor. İnancın ve tutkunun ahlak, din ya da yasaların ötesinde nasıl bir güç oluşturduğunu vurgulayan Ekinci, romanı bu yönüyle de yalnızca resim sanatı üzerine bir kitap olmaktan çıkararak evrensel bir temaya büründürüyor.

Söyleşi sırasında üslup bahsinin konuşulduğu bölümde Ekinci, grotesk ögelerle bezenmiş ve absürtlüğün gerçeklikle iç içe geçtiği bir dünya sunduğunu; böylece romanda, hem sanatsal hem de felsefi yoğunluğa ulaştığına işaret ediyordu. Aziz Mirzade karakterini yalnızca bir koleksiyoner olarak değil, aynı zamanda kendi iç dünyasında çatışmalar yaşayan, tutkusu ve hırsı arasında gidip gelen bir figür olarak kurguladığını da sözlerine ekliyordu.

Söyleşinin burasında Murat’ın “Leonardo’nun Yahuda’sı” kitabında İsa’nın Son Yemeği’ni deşen Leo Perutz, o son yemekteki kötülüğün simgesi Yahuda’ya koca bir şehrin çarşı-pazarında yüz ararken; “Bu dünyada zaman zaman ihanet ve kötülük etmeden ayakta kalarak eserine hizmet edebilen kim var ki!” dediğini hatırlatarak söyleşiye başka bir boyut getiriyordu.

Hatice Hoca, bedenindeki nakışları bir sır gibi saklayan ve asla ifşa etmeyen yaşlı bir bilge kadının terbiyesi ile büyüyen Aziz’in sonraki yıllarında dövmenin iz sürücüsü olmasının ilginçliğini vurgulayarak söyleşiye katılıyordu. Kütahya’dan sorduğu soruyla etkinliğe katılan Kübra ise, kitabın bir üçleme olabileceğini belirtiyor ve Timur’un intiharı meselesinin doğalmış, sanki bekleniyormuş gibi anlatıldığını belirterek sorusunu soruyor. Timur neden İntihar etti?

Ekinci, ilerde bir devam romanı yazıp yazmayacağını bilemediğini ve şimdilik romanın bittiğini söylüyor ve Timur’un intihar meselesini de, romanın esas derdini yani hırslarımız ve tutkularımız yoğunlaşmış dikkatin dağılabileceği için fazla uzatmadığını söylüyordu. O sırada salondan gelen peki “Davut’u gömdükten sonra yolda rastladığı kirpiyi veterinere götürmesine ne diyeceksiniz, böyle bir cinayeti işleyen biri yolda karşısına çıkan bir hayvanı veterinere niye götürürsün?” Yazarımız bu soruya da kahramanı Aziz’in, tutku ve inancının dışında, insani duyarlılıkları da olduğuna dikkat çekmek istediğini belirtiyordu.


Söyleşinin son bölümünde ise, güneş ile başlayıp çarkla biten 26 simge (dag) , kitabın her bir bölümünün sonuna yerleşerek romana ayrı bir görsellik de katmış olduğu bütün katılımcıların ortak görüşü olurken “27. Dag nerede?” diye sorduğumuzda ise Ekinci’nin cevabı, “27. Dag sizsiniz” diyordu.

Yaklaşık üç saat süren söyleşi sonunda konuğumuz kitaplarını imzalarken, henüz bir yılını doldurmadan hemen her hafta başka bir etkinlikle dolup taşan, binası eski kendisi yeni Bistromuz yine güzel bir etkinliğe ev sahipliği yapmış olmanın haklı gururunu yaşıyordu.

 

Taçlı Yazıcıoğlu - İncirlik Yazı


    Mayıs ayının ilk haftası yazdan ödünç alınmış sıcak bir gün ve kulübümüzün 9. Okuma kitabı İncirlik Yazı’ını yazarı Taçlı Yazıcıoğlu konuşuyoruz. Kendisine ilk olarak sıcağa övgü düzen ilk sayfayı proloğu soruyoruz. Hani şu cümleyle biten “Sevmeyene, hırpalayana, yüz vermeyene daha çok düşer ya gönül, öyle aşığızdır ona. Gelsin istemeyiz, gelmeyince de bekleriz. Sarıp sarmalasın, hiç yanımızdan ayırmasın, yaktıkça yaksın ki, her şerden arındırsın”

    Taçlı aslında sıcağı sevmediğini ama romana mekân olan kentin Adana olduğunu düşündüğümüzde ve anlatılan hikâyenin yaz mevsimine denk geldiğinden böyle bir şey düşündüğünü söyledi.

    İlk kitabı Hep Sondan Başlar’ın da adı gibi sondan başladığını söylediğimizde ise, kitabı birkaç anlatıcı üzerinden üç kez yazdığını en sonunda bir tarihten, biraz geriye giderek o zamanlar 11 yaşında olan Belgi’nin gözünden anlatmanın yerinde olduğuna karar verdiğini söylüyor. Burada kitabı biraz hatırlayalım.

    Kitap 1995 Adanasında başlıyor. Anlatıcımız Belgi büyümüş avukat olmuş ve Hikmet abisinin yanında staja başlamış. Günlerden bir gün, geçmişi hatırlıyor ve bizi de yanına alarak 1983’e götürüyor. 6 Haziran Adananın kavurucu sıcağı…

    Bir sorumuz da buradan geliyor: neden yaz? Pandemi günlerinde bir 6 Haziran’da Adana’ya gelirken romanın da böyle başlaması gerektiğini düşündüğünü ifade ediyor.

Anlatmaya devam ediyoruz.  O yıllarda İncirlik üssünün etrafında Amerikalı askerlerin mesken tuttuğu sokaklarda başlayan bir aşk sonrasında yaşanan bir cinayet. İstanbul’dan gelmiş öğretmen bir anne Vildan, İncirlik üssünde çalışan bir baba İsmail ve 16 yaşında ablaya (Alin) sahip bir ailenin en küçük kızı Belgi… O yılların Adanasında İngilizce konuşabilen nadir ailelerden olmanın gururu ile karşı dairelerine taşınan David ile hayatlarının değişimi… David ve onun yakın arkadaşı Cemal… Cemal Belgi’nin ablası Alin’e ilgi duymaya başlar. Eser Apartmanı sakinleri ve Adana eşrafı için bu hoş karşılanmayacağı gibi zamanla yaşanılan olaylar. Darbenin ardından gelen yasaklar henüz çok yeniyken sıcak adana gecelerinde sinema salonlarında yasaklanan filmler, Yaşar Kemal ile ilk tanışma, bir cinayet ve Anadolu insanının naif yaşamına dair anılar. Ve kitaplar…

Romanda bütün bunları, 11 yaşındaki kız çocuğunun gözünden okuyoruz. Ayrıca İncirlik hava üssünün Adana’daki sosyolojik ve kültürel dönüşümü nasıl şekillendirdiğini, delikli tuğla ile havalanan apartman merdiven sahalarını, açık bırakılmak zorunda kalan evleri ve tabi ki onların (Vildan’ın ilk zamanlarda çok şaşırdığı) demir kapıları ve iç kapıları açık evleri.

İyi yazarlar okurlarını başka yazarlara götürürler” diye bir cümle okumuştum bir yerde. İncirlik Yazı’nda da Taçlı Yazıcıoğlu bizi, Kemaller’ in yanında Kaçakçı Şahan’la Bekir Yıldız’a, Bülbülü Öldürmekle Hurper Lee’ye vb. birçok yazara götürmekle birlikte belleklerimizde Yaşar Kemal ve Orhan Kemal anlatılarında kalmış Adana algımızı günümüze yaklaştırması açısından ayrı bir önem taşıyor İncirlik Yazı.

Ve şu alıntıyla bitirmek isterim bu irdelemeyi, “Bitmiş gitmiş bir hikâye bu, ta orada kalmış. Neredeyse unutulmuş. Impala çarpsa, tekmelense, alsa satılsa kaç yazar. Ölüler onları hatırlayanlar kadar yaşar. Herkes birliktir bu işte, içi dağlansa da hiçbir şey olmamış gibi yapar.

Etkinliğimize katılan katılamayan, kalbi bizlerle olan herkese sonsuz teşekkürler...


Seray Şahiner - Vatan Millet Samatya

 Bir yazar düşünün; annesinin karnına düştüğünde “Ben yazar olacağım” diye fısıldamış, sevdiği yazarlara ulaşmak için üniversitede fanzin çıkarmış. Üniversite hayatının son düzlüğünde hazırladığı ilk dosyası “Gelin Başı” ile dereceye giren ve Can Yayınları’nda eseri kitaplaştığında yalnızca 23 yaşında olan bir yazar düşünün. 

İşte bu yazar, son romanı Vatan Millet Samatya ile yedinci kitabımızın yazarı Şahiner. Garsonluktan konfeksiyon işçiliğine, muhabirliğe ve yüksek lisansıyla sinema dünyasına yelken açan geniş ufukların sahibi bu eşsiz insan, 15 Mart 2025 cumartesi günü konuğumuz oldu. 

Not: Kitap incelememizde sürprizbozan (spoiler) çokça yer almaktadır.


On beş yıllık bir çalışmanın ürünü olan ve Doğan Kitap etiketiyle raflarda yerini alan Vatan Millet Samatya, Melek ve kızı İnci üzerinden üç farklı kuşağın anlatımı şeklinde karşımıza çıktı. Bu temanın içerisine; 70’lerden 90’lara Menderes’ten Özal’a uzanan bu uzun koşuda kadın olma halleri, erkek olmaklığın, göçün ve kentleşmenin dönemler boyunca ailelerimizde hangi etkileri olduğunu okuduk 275 sayfa boyunca. 

Romanda 70’ler ve 90’lar, 80’li yıllara kıyasla görece daha uzun anlatılmış. Bizlere göre ise bunun nedeni, 80 darbesi ve sonrasında geçen bu kötü zamanların unutulmak istenmesinden kaynaklıdır. Şahiner ise kasıtlı bir şekilde 80 kuşağını daha hızlı anlatmış romanında. 

Zaman geçip radyolar yerini televizyonlara bırakırken İstanbul’un kalbi tarihi yarımadanın gözbebeği Samatya’nın ve Fatih’in geçirdiği merhaleler –belki deformasyonun- elimizden tutup büyüttü kahramanımız Melek’i. Günümüzde televizyon ve ana akım medya yerini internet gazeteciliği ve “Youtuber” olmaklık ile değiştirdi. Tam da söyleşimizin olduğu hafta içerisinde, Duvar gazetesi kapandı ve Google algoritmasını internet gazeteciliğinin aleyhinde değiştirdi. İletişim fakültesi mezunu ve Sinema Ana Bilim Dalı’nda yüksek lisans yapan Şahiner’e bu durumu sorduğumuzda; öncelikli olarak derin bir altyapı yatırımı yapmamız gerektiğine değindi. 

Yazarımız kulüp üyelerimizle 

Tüm eserlerinin çatı unsurlarından bir tanesidir toplumsal sorunlarımıza mizah ve ironi unsurlarını usta aşçı edasıyla eklemesi. Eserlerin zarafetini daha da ayrıcalıklı kılıyor. Şahiner, bu üslubun kendi gerçekliği olduğunu ve bu üslubu yaşamının şekillendirdiğini ifade etti. Bunun dışında bir dil oluşacaksa dahi bunun, yaşamının bir getirisi olacağını belirtti. 

Edebiyatın iyiyle işi olmadığını, iyi ve kötü kadın yahut erkek tüm karakterlerin eserlerinde var olduğunu söyledi kıymetli yazarımız. Bu iyi ve kötü zıtlığının ülkemizdeki tüm alanlarda aksak ve şen bir ritimle gerçekliğimizden kopmadan yansıtıyor yazarımız. 

Etkinliğimize katılan katılamayan, kalbi bizlerle olan herkese sonsuz teşekkürler...

Cabir Özyıldız - Dünyanın Bütün Karıncaları

 

    Şubat ayının son günlerini soğuğa inat bir ılık Pazar günü ve altıncı kitabımızın konuğu Cabir Özyıldız ile geçirmenin mutluluğu paha biçilmez oldu kulübümüz için. Çukurovamızın son dönemdeki dinamik kalemlerinden olan yazarımız, ikinci kitabı “Dünyanın Bütün Karıncaları” ile edebiyat dünyamızda yeni ufukları müjdeledi, neşeli ve içten sohbetiyle bizlere edebiyatın iyileştirici gücünü hatırlattı.

 

    Dünyanın Bütün Karıncaları, on öykünün birleştiği ve cevherinde evrenselliğin barındığı bir eser olarak çıktı karşımıza. Filistin’le başlayan “Başlangıçların Annesi” öyküsü elini 6 Şubat 2023 depremlerine uzatırken “Unutmayın Ha!” öyküsüyle bu eli biz okuyucularına da açıyor.

Not: Kitap incelememizde sürprizbozan (spoiler) çokça yer almaktadır.

 

    Şiir ve deneme türlerinde çalışmalar yaptıktan sonra öykü yazmaya karar veren Özyıldız, öykülerini yazarken duyarlılığına değen, kalbine dokunan veya dertlendiği insan ve olayları kaleme alıyor. İkinci öykü kitabının adını, içinde umut barındırdığı için seçtiğini ifade etti. İki kitabı arasındaki bir buçuk yıllık süreç 6 Şubat depremleriyle, hayat koşturmasıyla, okumalarına devam etmekle ve her sabah 03.00 sularında uyanıp işe gidene kadar yazmakla geçmiş yazar tarafında.


 

    Çoğunlukla dijital ortamda öykü paylaşan yazarımız; matbuat dünyasının dar çerçevesinin değiştiğini belirtirken dijitalleşmenin getirdiği hıza da bu yolla ayak uydurduğunu vurguladı. Bu öyküleri paylaşırken kendisine aşinalık okur kitlesi oluştuğunu dile getirdi. Yazar, önceden reddedilen öykülerini attığını, bazı öykülerini ise üzerinde çalışıp güncellediğini belirtti. Bu güncellenen öyküleri okumak için sabırsızlanıyoruz. 😊

    Kulüp üyelerimizden Neslihan Hanım, öykülerdeki yerel söyleyişlerin değerli, kolektif hafızayı canlı tutan özelliğini vurguladı. İki öykü kitabının karakterlerle ve olaylar anlamında iç içe geçtiğini belirtip bizlere farklı bir bakış açısı sundu. Öte yandan, ikinci kitabının daha evrensele yöneldiğini ifade eden Neslihan Hanım’a yazarımız da fikren katıldı. Kendilerine sonsuz teşekkür ediyoruz.

 

    Sen Aşktan Ne Anlarsın Be Emmi öyküsündeki karakterin kafası karışık. Devrimci tedrisattan geçmiş, ülkenin sorunuyla dertleniyor, biraz agresif ve biraz Alevi 😊 Çelişkilerimizle var olduğumuzu yeniden anımsıyoruz Murat Bey’in yorumu sayesinde. 



    Bilmeyenlerimiz için Filistinli yazar ve şair, Mahmud Derviş ile tanışmanın kulüpte sürpriz bir kazanım olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Başlangıçların Annesi öyküsündeki kahraman isimlerinin de önemli bir simge olduğunu öğreniyoruz. Ebu Ali Mustafa, THKC’nin merkez komite üyesiyken Leyla karakteri Filistin’in ilk kadın gerillası olan Leyla Halid’e selam verir. Um Ammar Yaser Arafat’ın kod adı, Meryem Abu Dakka ise Meryem olarak hikayeye kasıtlı gitmiştir. Yazar Filistin meselesini hem çok önemser hem de Mahmud Derviş’e değerini yeniden bu öyküyle de kendince vermek ister.

 

    Her öykü kendi dilini çağırıyor yazarımıza göre. Özellikle bir üslup kaygısı duymuyor ve ayrıca bu üslubu bir noktada imzası olarak düşünüyor.

    Buzdan Tuğlalar öyküsünde kadın ruhunun çok iyi yansıtıldığını ifade etti üyemiz Çiğdem Hanım. Yazarımıza göre de okumak da yazmak da bir çeşit empati kurma sanatıdır. Ruhu, düşünce sistemi, sistematiği iyi analiz edilirse buna benzer öykülerin yazımının kolay olduğunu belirtiyor. Yazarımız, Leylaklar Açmış Gördün Mü öyküsünde yer alan ölmek üzere olan kadının bilinç akışını yazmakta daha da fazla zorlandığını vurguladı. Vurulma anına yazar olarak kendisinin de ayrıca üzüldüğünü ifade edip çağımızın başka bir sorunu olan duyarsızlığı da bu öyküsünde işlediğini dile getirdi.


Yazarımız son dönem okumalarında Ferhat Emen, Deniz Faruk Zeren gibi yazarların isimlerini verirken genç kalemlere selam vermeyi de ihmal etmiyor.

 

Klasikleşen kulüp üyelerimiz ve yazar pozumuz


    
Etkinliğimize katılan katılamayan, kalbi bizlerle olan herkese sonsuz teşekkürler...

Bahar Yaka - Bu Kitabın Yazarı Öldü

             Ocak ayını Tarık tufan heyecanı ile geçirdikten sonra Bahar Yaka ile görüşmek için kitaplarımızı aldık; çaylarımızı, kahvelerimizi aldık ve en sevdiğimiz mekanlarda okumalarımıza başladık.

               Beşinci kitabımızda, Bahar Yaka’nın “Bu Kitabın Yazarı Öldü” isimli novellasını aldık listemize. Novella türünün bizim için kompakt ve yorumlarımıza daha açık bir tür olması bu seçimimizde etkili oldu. Bahar Yaka ise bu türde yazmayı sevmesinin ana nedenini, lafı uzatmayı sevmemesi şeklinde paylaştı.

Okur değerlendirme toplantımızdan 

Öncelikle kitabımızın türü olan novelladan bahsetmemiz gerekir. Çünkü dünyada epeydir bilinse de edebiyatımızda nispeten yakın zamanda karşımıza çıkıyor ve yazarlarımız tarafından da başarılı eserler veriliyor. Novella veya Noviletta, Türkçeye romans olarak çevrilebilir. Öyküden daha uzun, romandan hacim ve anlatım olarak daha kısa bir tür olarak en genel tanımına ulaşmaktayız. Uzun öykü ve kısa roman gibi farklı karşılıklar türe ait genel hatları bildirmektedir. Edebi türlerin arasındaki çizginin tül perdelerle yeniden düzenlendiği günümüzde böyle tartışmaları kulübümüzde yapabildiğimiz için kendimizi mutlu hissettik.

                

 Not: Kitap incelememizde sürprizbozan (spoiler) çokça yer almaktadır.

            Bir gazeteci, kariyerinin son virajını iyi dönebilmek amacıyla, ilk romanı ile sansasyon yapıp sonra ortadan kaybolan bir yazarla röportaj yapmak için eşinden mektupla yola çıkar. Novellamız, yola çıkmadan önceki gece gazetecinin gördüğü rüya ile açılıyor. Rüyadaki yaşlı kadın ve sudaki kurşun topları gözlerine, kulaklarına, ağzına bastırılmıştır. Rüyadan uyanıp yazarın kitabını bitirerek yola çıkar. Yolda yaşadığı akü sorunu ve bir bilge yardımıyla bu sorunun çözümüyle çıkmaz sokakta, ormanların içinde yer alan yazar-kahramanın evine ulaşır. Rüyanın, akünün tekrar çalışmasının söyleşimizde sorduk, yazarımız da batıl ögelerle büyülü gerçekçilik eklemek istediğini dile getirdi.

 Gazeteci, geç kalması sebebiyle yazar-kahramanın söyleşisini reddetmesini sorun etmez. Eşiyle sohbet eder, yazar-kahramanın oğluyla sözsüz bir iletişim kurar. Gazetecinin bu sohbeti devam ettirmesi ve ilerleyen günleri yazar-kahramanın evinde geçirmesini aile özlemi olarak yorumladık.

Yazar-kahramanımız ise ikinci romanını kaleme alabilmek için küçük bir evin inşaatını sabırsızlıkla takip etmektedir. Bu küçük evin inşa sebebi, yazar-kahramanının evinde verimli yazamadığına inanmamasıydı bizlere göre. Bu evin penceresinden kendi evinin görünmesi ise yazar-kahramana ait tanrı kompleksi miydi? Bizim için evet.

İlk kitabıyla çok ses getiren yazar-kahraman, ikinci kitabının taslaklarını yakın arkadaşıyla paylaşır ve onun olumsuz yorumlarıyla dayanamayıp taslakları çöpe atar. İyi niyet göstergesi olarak yazar-kahramanın eşi bu taslakları çöpten çıkararak o arkadaşa verir. Arkadaş, kendi adıyla bu kitabı bastırır ve övgüleri toplar. Bunu gören yazar-kahraman ise iyice kendisini iletişime kapatıyor. Toplantımızda da söyleşimizde de yazar-kahramanın bencil, narsisist bir yapıda olduğunu; eşinin kurban kadın tipini temsil ettiği konusunda hemfikir kaldık.

Söyleşimizden bir kare 

Bahar Yaka, her kahramanın biraz öteki olduğunu bildirirken novelladaki ana çerçevenin iletişimsizlik olduğunu tekrar vurguladı. Kitaptaki tüm olayların herkes tarafından yaşanabileceği, hatta yaşandığı gerçeğini hatırlattı. Bu sebeple de kahramanların isimsiz şekilde novellada yer aldığını da öğrenmiş bulunduk. Bahar Yaka, novellanın yazarı olarak kadın kahramana karşı yakınlık duyduğunu iletip kulüp arkadaşlarımızın desteğini tekrar aldı :)

Yazar-kahramanın eşi olan kadın kahramanımız, başlangıçta yazar-kahramanın eserlerini daktiloya çekmek için alınan bir edebiyat öğrencisidir. Yazar-kahraman, eserini tamamladıktan sonra gitmek ister ancak kadına evlilik teklifi etmiştir. Kadın kahramanımızın evlilik teklifini kabul etmesiyle ve anne olmasıyla ev içindeki hayatı farklı bir yöne evrilmiştir. Kendini yazar-kahraman ve çocuğu uğruna feda etmiştir. Öte yandan, eşinin yazılarına olan ilgisizliği ile iyiden iyiye üzülen kadın kahraman, gazeteci ile sohbetleri sırasında nefes aldığı hissini bizlere yüklemiştir.

İç konuşmalarıyla eserde yer alan çocuk da hem babasından sevgi beklemekte hem de iç konuşmalarıyla bizlere ayrı bir pencere açmaktadır hikaye boyunca. Çocuğumuzun selektif mutizm hastası olduğunu yazarımız tarafından öğrendik. Babası yazar-kahramanın ona olan ilgisizliği, gazetecinin sıcak yaklaşımı arasındaki duygusal ile hepimizin iç burukluğu ile başını okşamak istediği kahramandı bu çocuk.

Büyülü gerçekçiliğin getirdiği tekinsizlik, mekanın çıkmaz sokaktaki ormanlık bir ev olarak seçilmesi, kitaptaki çizimlerin verdiği alt çağrışımlar Bahar Yaka’nın kurguya eklediği başka detaylar olarak kendisince paylaşıldı.  


Bahar Yaka ve kulüp üyelerimizin bazıları 

Deneme, öykü ve novella gibi pek çok farklı türü deneyen yazarımız Bahar Yaka’nın en sevdiği tür ise öykü olarak ifade edildi. Hem mesajını en net haliyle iletmesi hem de lafı uzatmayı sevmemesi nedeniyle öykü türünü önemsediğini belirtti. Yeni dosyası için sabırsızlanıyoruz ve başarılar diliyoruz 😊


 




Etkinliğimize katılan katılamayan, kalbi bizlerle olan herkese sonsuz teşekkürler...

Tarık Tufan - Aşıklara Yer Yok

  Kulübümüz üç kitabı ile 2024’ü geride bırakırken dördüncü kitabı “Aşıklara Yer Yok” için 2025’in ilk günlerinde kolları sıvadık. 16 Ocak’ta kulüp toplantımızı, 18 Ocak’taki söyleşimiz ve imza günümüz için gerçekleştirdik.

    Biz de 2025 geldi, hoş geldi sözünü ünlü yazar Tarık Tufan ve kulüp dostlarımızla birlikte söyledik.

Dördüncü kitabımız, Tarık Tufan’ın romanı Aşıklara Yer Yok, kulübümüzde açık ara en çok tartışılan kitabımız oldu. Hiçbirimiz bunu beklemiyorduk doğrusu. Öte yandan, toplantıda dile getirdiğimiz yorumlar ve kahramanlarla kurduğumuz özdeşlikler, onlara duyduğumuz sevgiler farklı kişilikteki insanlar üzerinde düşünmemize tekrar vesile oldu. Tarık Tufan’a, edebiyatın farklı ruhları biz okurlara ulaştırmadaki eşsiz özelliğini kendine has üslubuyla harmanladığı için teşekkür ettik söyleşimizde.

 

 Not: Kitap incelememizde sürprizbozan (spoiler) çokça yer almaktadır.

 

Söyleşimizden bir kare 

    Orhan, Firdevs, Fırat, Defne, Ahmet Hilmi, Berna… Tüm bu isimleri ilk duyduğumuzda bizde de bir çağrışım oluşturmazdı. Kitabımızı bitirdikten sonra Orhan’dan nefret edenimiz, Defne’yi kucaklayanımız oldu. Hepimiz, yazarın karakter ve psikolojik profil oluşturmaktaki başarısını takdir ettik.

    Akademisyen Orhan’ın emin olamadığı Firdevs’e dair duygularını aşk zannederken arkadaşının vasıtasıyla Saklıkuyu’da bir yazlık evde konaklamak üzere yola çıkar. Bu isteğin nedenini, hem kalp kırıklığına iyi geleceğini umması hem de kendini arayış olarak okuduk. Orhan’ın kendini arama yolculuğuna biraz düşselliğin de karıştığını yorumladık. Tarık Tufan bu düşselliği, eski bir bimarhanenin yazlık siteye dönüştürülmesiyle ve sitedeki komşuların geçmiş hikayeleriyle de bize aslında ufak da olsa sezdiriyor.

    Saklıkuyu’ya vardıktan sonra tanıştığı komşularına karşı başta mesafeli yaklaşan Orhan, sonradan onlarla iç içe olur. Bu iç içelik insanın sosyal bir canlı olmasından kaynaklıdır olarak düşündük. Söyleşimizde Tarık Tufan, kahraman seçimleri için şunlar dile getirdi: “Özellikle kadın cinayetlerinde, kişilerin fotoğraflarını gördüğümüzde aklımıza ‘Bu kadının bu adamla ne işi var?’ sorusu geliyor. Ben de eserlerimde bu kadını o adama iten sebepleri kaleme almak istiyorum. İnsanın dünyayla, insanla kurduğu ilişki kolay değil, duygusal kökleri var. Bunları irdelemek istiyorum.”

    Kitabımızda Firdevs’in Fırat ile olan ilişkisini bu açıklamadan sonra daha iyi temellendirdik. Çünkü Firdevs gibi başarılı bir iş kadınının yanında Fırat gibi bir insan olmamalıydı dedik bazı arkadaşlarla. Diğer kahramanlarımızın da duygusal köklerinde neler olduğunu okuyunca, insan olmaklığın gereklerinden birisinin bu kökleri iyi bilmek olduğunu yeniden düşündük.

    Yazarımız, romanın ana ekseninde bağlılık ve bağımlılık kavramlarının yer aldığını; hangisi nerede başlıyor, aralarında nasıl bir geçiş sağlanıyor gibi sorgulamaların olduğunu ifade etti. Öte yandan, bu duyguların en önemlisi eşlikçisi olan aşkın rasyonelliği nasıl yıktığını, aşk veya diğer duygularda tatmin edil(e)memenin getireceği ruh hallerini ve duygusal travmaları da eklediğini iletti bizlere.

    

Yazarımız, kulüp üyemizin kitabını imzalıyor.

Kulüp toplantımızda geçen kahraman övgülerini, eleştirilerini ise Tarık Tufan’ın şu sözleriyle sonlandırmış olduk: “Okurlar, esere yargılamadan yaklaşmalıdır. İnsana dair hiçbir şey tuhaf gelmemelidir bize. İyi ve kötü arasındaki çizgi muhayyel olabiliyor bazen.”

    Yazar refleksinin gündelik hayatta sıradan olarak adlandırabileceğimiz hususları incelikle, nakış işlercesine eserlerine yerleştirmesi ve yazarlığın gerçekliği dönüştürmesi konusundaki düşüncelerine adeta imzamızı attıktan sonra söyleşimizi tamamlayıp imza günümüze geçtik. 

    Kelimelerle arasının iyi olduğunu, nispeten üzeri tozlanmaya başlayan kelimeleri kullanarak üslubunda bir ruhu canlı tutmak istediğini dile getiren Tarık Tufan’ın en sevdiği kelimeler listesinin çok kalabalık olduğunu belirtirken söyleşi esnasında aklına gelen ilk iki kelime şöyleydi: Merhamet, muhayyel…

 

Tarık Tufan'ın kulübümüzle fotoğrafı

Etkinliğimize katılan katılamayan, kalbi bizlerle olan herkese sonsuz teşekkürler...

Hakan Günday - Zamir

    

Kasım ayımız Ahmet Ümit imza günü ve Neslihan Önderoğlu söyleşisi ile tam gaz akmışken 2024 yılının son günleri için 26 Aralık’ta üçüncü kitabımız Zamir için toplandık.

 

Not: Kitap incelememizde sürprizbozan (spoiler) çokça yer almaktadır.

 

Kitabın, yazarın diğer eserlerine kıyasla yer altı ve yer üstü arasında bir noktada yazılmış olduğunu düşündük. İsim ve mekan seçimlerinde tenasüp sanatı olduğunu kanısına vardık. Zamir, Zerre, El-Aman, Sabra - Şatilla bu tenasüp sanatını destekleyen ve eserin alt metnini zenginleştiren diğer detaylardı. Zerre ismi ile kadının değersizliğini, Zamir ismi ile böylesi bir savaştaki bir çocuğun kimliksiz, isimsiz kaldığını eylemleriyle de duygularıyla da sezdirmeyi başarıyor yazarımız. 

 

Türken Raus fikri, Avrupa'da dolaşan Neo-Nazizm hayaletinin uzak olmadığını bildiren distopik bir yaklaşım olarak okuduk. Plebisit, Almanların kurduğu Türklere ait toplama kampının bombalanması diğer distopik fikirlerden bazıları… Zamir'i okurken Ortadoğu tarihine ne kadar hakim olduğunuzu takdirle karşıladık. 


Kulübümüzün aralık ayı toplantısı


Halime ile Zerre arasında bir nevi özdeşlik kurduk. Bunca değersizlik, baskı ve ötekileşme sonucu bir şekilde patladı. Bu kahramanlar bu yoldan katarsislerini yaşadılar. Zamir'in çello kutusunu taşıyarak sanatın iyileştirici gücüne sığındığını yorumladık. 

 

All for All vakfındaki "all" kavramının G. Orwell romanından esinlenerek "bazı insanların daha eşit" olduğunu çağrıştıran bir yaklaşım olduğu kanısına vardık. Expatlarla, komplo teorileriyle, dinle alaylarınızın sizden izler taşıdığını düşündük. 

Hakan Günday

 

Chuck Palahniuk - Gösteri Peygamberi ile Zamir arasında başkahramanın medyatik olması açısından benzerlik olduğunu düşünmekteydik. Bu arada kendi fikirlerimizin dışında Koray Sarıdoğan'ın KalemKahveKlavye'deki yazısını, Gazeteduvar'dak röpotajınızı, Litera Edebiyat ve Serbestiyet sitelerindeki incelemelerinizi de okuyup farklı bakış açıları edindik. Son olarak, Chatgpt'nin Zamir'de ele alınan konular nedir sorusuna verdiği cevaplarsa şöyleydi: 

 

1. Toplumsal dışlanma ve yalnızlık

2. Sistemin şiddet üzerinden kurduğu güç ilişkileri

3. Bürokrasi ve devletin yetersizliği

4. Kimlik ve Aidiyet

5. İktidar ve İsyan 

 

Etkinliğimize katılan katılamayan, kalbi bizlerle olan herkese sonsuz teşekkürler...

Hakan Günday, hayranının kitabını imzalarken 

 

Kaynak yazılarımız:

https://serbestiyet.com/featured/hakan-gunday-ve-zamir-83876/

https://kalemkahveklavye.com/hakan-gunday-zamir-inceleme/

https://www.gazeteduvar.com.tr/hakan-gunday-zamiri-anlatti-dunya-basima-yikilmis-gibi-yazdim-haber-1539051

https://www.literaedebiyat.com/post/zamir-hakan-gunday-inceleme-yavuz-arkin